sevdim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevdim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Kasım 2010
Mustaş nasıl değişikliklere yol açıyor
17 Eylül 2010
Esentepe Etekleri

Artık ben de Esentepe gomiklik dünyasından ünlü isimlerin buluşma noktası Esentepe Etekleri'nde yazıyorum. Bekleriz.
08 Ağustos 2010
11 Mayıs 2010
Lastfm yine ağır konuştu
06 Mayıs 2010
Why Internet Shouldn't Be Illegal (datkam)
Hikaye aynı. Pehlivanım Jack'i bir göreyim diye google görsellerde sörfüyordum ki, buna rastladım. Zıplayarak gülün (14. bölümde ağlayın. Ama zıplamadan.).
10 Mart 2010
denizcos.com
Domain alan ben, artık yazın hayatıma http://denizcos.com/ adresinde devam etmekteyim.
Beni değil yazdıklarımı sevdiyseniz misafirim olsanıza.
Hem beni, hem de yazdıklarımı sevenleriniz, siz de gelin.
Ne beni ne de yazdıklarımı sevmeyen arkadaşlara ise bir tek dileğim var, mutlu ol yeter.
04 Mart 2010
Kendime Notlar
Uzun zamandır aklımda olan ama temasını bir türlü belirleyemediğim "yeni bir blog" vardı kafamda. Neyse, sonunda buldum o "temayı" (Tema; görsel tema değil, fikirsel olandan hani).
Kendisi tumblr'da ikamet ediyor. Gerçi tumblr meselesinden emin değilim hala ama, buyrun adresi.
http://kendimenotlar.tumblr.com/
Eğlenceli bir blog olacağına garanti veririm. Ama sahiden, tumblr'dan emin değilim. O zaman soruyorum.
Tumblr'da mı dursun yoksa yeni bir blogspot mu açılsın?
07 Ağustos 2009
Özer Abi'den Öğrendiklerim 4
Şehir içi'ni ayrı, şehirlerarası'nı bitişik yazıyoruz arkadaşlar.
-Kaç kere söylediniz, benim mallığım Özer abi.
-Kaç kere söylediniz, benim mallığım Özer abi.
Özer Abi'den Öğrendiklerim 2
Swissotel'in o'sunun üzerinde şapka var diye biliyorum Denizcim. Kontrol edelim.
-Ediyorum Özer abi.
-Ediyorum Özer abi.
Özer Abi'den Öğrendiklerim 1
-Giriş yapmak demeyelim Denizcim, yolda polis "Bekleme yapmayın" diyor gibi.
Haklısın Özer abi. Teşekkür ederim.
Haklısın Özer abi. Teşekkür ederim.
29 Temmuz 2009
Demirtaş Ceyhun'a saygılarla.
Bugün kaybettik.
Tüm sevenlerinin başı sağolsun.
Önceki bir yazımda Yakılacak Adam Aziz Nesin eserinden bahsetmiştim. Tekrar söyleyeyim, siz de okuyun.
08 Temmuz 2009
Traduttore tiradutore
Çeviri ihanettir.
Bu mottoyu benimsedim diye en azından bildiğim tek yabancı dil olan İngilizce'ye ait tüm edebi eserleri orihinal dilinde okuyorum. (orihinal yazmışım, değiştirmedim çünkü İspanyolca'ya da hakimim gibi tedirginlik okunuyor alt metnimizde)
Hatta İngilizce yazan bir yazara sapkın bir fanboy gibi takılma ve yazdığı ne varsa ardarda hepsini okuma furyasını da başlatan benim (he de geç). Üstelik, sadece eserlerini değil, onlar hakkında yazılanları çizilenleri de yalayıp yutuyorum. Bu şekilde bahsi geçecek olan insanların psikolojik profilleri konusunda da biraz içgörü sahibi olabiliyorum. Hani dil de biraz böyle bir şeydir ya? Koca bir kültürdür aslında, sadece bir dil değildir. Bir yazar da öyledir, sadece bir yazar değildir, bir dünya algısıdır. Algılanmakta olan dünya ise algılayanın gözünden zaten "the dünya" olduğu için, bir yazara "bir dünya" demekte bir sakınca da yoktur.
... Derken işte tam burada konsantrasyon sıkıntısı yaşayan arkadaşlar kendini belli etti.
Oscar Wilde ile vuku buldu bu ilk olarak. Oscar Wilde da ne var? Rahat rahat oku, Lady Windermere's Fan, Salome, The Importance of Being Earnest, the Picture of Dorian Grey, The Soul of Man Under Socialism, Vera or the Nihilists, a Woman of No Importance...
Shakespeare'den miras kalmış tabii ona bir çok estetik ipucu.
Sonra Shakespeare.
Hatta bu o kadar net ki; Shakespeare'i İngilizce okumayan, Shakespeare okumuş sayılmaz. İngilizce'si ne kadar zorsa o kadar üstüne gitmelisiniz, sonra bir bakmışsınız Shakespearean şiir denemeleri yazıyorsunuz her ne kadar inanılmaz boktan ve büyük ihtimalle sallamasyon olsa da.
Sonra Bernard Shaw'a geçtim. Shavian olabilecek kadar hayranım artık nüktedanlığına. "Wit" denen ve Eczacıbaşı'nın Gülümseyen Düşünceler olarak çevirmeye gayret ettiği kavram, Shaw ile anlam kazanmış sahiden. İddialı bir açıklama olsa da "Bernard Shaw, gelmiş geçmiş en büyük yazardır" bence. Bilge bir insan, witty bir yazar, beyninin her lobuna saygılı bir erkek. Ona tek laf yok. Neredeyse bir asır yaşamış çağ gibi adam. Üstelik yazım stili olarak "entellere" hitap etme gibi durumu yok. Yukarıda adı geçen yazarlara nazaran ultra minimal. Daha çok maskelenmiş hikayeleri alttan vermek onun marifeti. Kesinlikle hayranım. Hangi ölü insanla yemek yemek isterdiniz sorusuna Shaw diyemeyeceğim kadar hayranlık beslediğim, Wayne's World'den bir kesit olarak "We are not worthy" dediğimin Shaw'u. Sınıflar arası stiliyle Shaw.
Winston Churchill'le aralarında yine gayet Shaw stili bir husumetimsi olmuş. Major Barbara oyununun açılışına Winston Churchill'e davetiye yollamış ve yanına da bir not iliştirmiş:
"Have reserved two tickets for first night. Come and bring a friend if you have one"
Churchill de durur mu, yapıştırmış cevabı:
"Impossible to come to first night. Will come to second night, if you have one."
Şimdi de Salman Rushdie dedim. İronik olmak adına ya bismillah diyerek Satanic Verses okumaya başladım.
Yareppim, neler oluyor?
Oha Salman Rushdie, ohalarca.
İkidir rüyama giriyorsun, kendimden şüphe ettiriyorsun. Belki de okuma saatim Satanic Verses'a uygun değildir.
Problem şu: Anlamıyorum hocam. Bir cümleyi bir kere okuyunca anlamıyorum. Oldukça gerizekalı hissediyorum ama bu utancımı saklamak yerine paylaşmayı seçtim.
Çünkü utanç, paylaştıkça güzeldir.
Ah?!?
Ben galiba her şeyi çok ama çok yanlış anladım.
SON SÖZ:
Ben bu Salman Rushdie'yi de hatmedeceğim. Kendisine alışana kadar yemeyeceğim, içmeyeceğim, anlayacağım. Gerekirse soracağım. Ama hayatta altını çizmeyeceğim.
Ben asla altını çizmem.
Bu mottoyu benimsedim diye en azından bildiğim tek yabancı dil olan İngilizce'ye ait tüm edebi eserleri orihinal dilinde okuyorum. (orihinal yazmışım, değiştirmedim çünkü İspanyolca'ya da hakimim gibi tedirginlik okunuyor alt metnimizde)
Hatta İngilizce yazan bir yazara sapkın bir fanboy gibi takılma ve yazdığı ne varsa ardarda hepsini okuma furyasını da başlatan benim (he de geç). Üstelik, sadece eserlerini değil, onlar hakkında yazılanları çizilenleri de yalayıp yutuyorum. Bu şekilde bahsi geçecek olan insanların psikolojik profilleri konusunda da biraz içgörü sahibi olabiliyorum. Hani dil de biraz böyle bir şeydir ya? Koca bir kültürdür aslında, sadece bir dil değildir. Bir yazar da öyledir, sadece bir yazar değildir, bir dünya algısıdır. Algılanmakta olan dünya ise algılayanın gözünden zaten "the dünya" olduğu için, bir yazara "bir dünya" demekte bir sakınca da yoktur.
... Derken işte tam burada konsantrasyon sıkıntısı yaşayan arkadaşlar kendini belli etti.
Oscar Wilde ile vuku buldu bu ilk olarak. Oscar Wilde da ne var? Rahat rahat oku, Lady Windermere's Fan, Salome, The Importance of Being Earnest, the Picture of Dorian Grey, The Soul of Man Under Socialism, Vera or the Nihilists, a Woman of No Importance...
Shakespeare'den miras kalmış tabii ona bir çok estetik ipucu.
Sonra Shakespeare.
Hatta bu o kadar net ki; Shakespeare'i İngilizce okumayan, Shakespeare okumuş sayılmaz. İngilizce'si ne kadar zorsa o kadar üstüne gitmelisiniz, sonra bir bakmışsınız Shakespearean şiir denemeleri yazıyorsunuz her ne kadar inanılmaz boktan ve büyük ihtimalle sallamasyon olsa da.
Sonra Bernard Shaw'a geçtim. Shavian olabilecek kadar hayranım artık nüktedanlığına. "Wit" denen ve Eczacıbaşı'nın Gülümseyen Düşünceler olarak çevirmeye gayret ettiği kavram, Shaw ile anlam kazanmış sahiden. İddialı bir açıklama olsa da "Bernard Shaw, gelmiş geçmiş en büyük yazardır" bence. Bilge bir insan, witty bir yazar, beyninin her lobuna saygılı bir erkek. Ona tek laf yok. Neredeyse bir asır yaşamış çağ gibi adam. Üstelik yazım stili olarak "entellere" hitap etme gibi durumu yok. Yukarıda adı geçen yazarlara nazaran ultra minimal. Daha çok maskelenmiş hikayeleri alttan vermek onun marifeti. Kesinlikle hayranım. Hangi ölü insanla yemek yemek isterdiniz sorusuna Shaw diyemeyeceğim kadar hayranlık beslediğim, Wayne's World'den bir kesit olarak "We are not worthy" dediğimin Shaw'u. Sınıflar arası stiliyle Shaw.
Winston Churchill'le aralarında yine gayet Shaw stili bir husumetimsi olmuş. Major Barbara oyununun açılışına Winston Churchill'e davetiye yollamış ve yanına da bir not iliştirmiş:
"Have reserved two tickets for first night. Come and bring a friend if you have one"
Churchill de durur mu, yapıştırmış cevabı:
"Impossible to come to first night. Will come to second night, if you have one."
Şimdi de Salman Rushdie dedim. İronik olmak adına ya bismillah diyerek Satanic Verses okumaya başladım.
Yareppim, neler oluyor?
Oha Salman Rushdie, ohalarca.
İkidir rüyama giriyorsun, kendimden şüphe ettiriyorsun. Belki de okuma saatim Satanic Verses'a uygun değildir.
Problem şu: Anlamıyorum hocam. Bir cümleyi bir kere okuyunca anlamıyorum. Oldukça gerizekalı hissediyorum ama bu utancımı saklamak yerine paylaşmayı seçtim.
Çünkü utanç, paylaştıkça güzeldir.
Ah?!?
Ben galiba her şeyi çok ama çok yanlış anladım.
SON SÖZ:
Ben bu Salman Rushdie'yi de hatmedeceğim. Kendisine alışana kadar yemeyeceğim, içmeyeceğim, anlayacağım. Gerekirse soracağım. Ama hayatta altını çizmeyeceğim.
Ben asla altını çizmem.
01 Temmuz 2009
Emergency Yodel Button
Mutlulukla belirtiyorum:
Günümün ne idüğü belirsiz hislerle dolu anlarında ziyaret ettiğim bir site olan Emergency Yodel Button, artık Can'ın benzersiz ev hediyesi inceliği sayesinde salonumuzun duvarında ikamet ediyor. Arkasında kalem pilleri var, duvarda asılı, canın sıkılınca git bas. Manuel.*
Mesela şöyle:
Evdeki siksik seviyesi artış mı gösterdi?
-Düğmeye basınız, bertaraf ediniz.
Eve yeni misafir geldi ve konuşacak konu mu bitti?
-Düğmeye basınız ve bırakınız o ketum misafirinizin neşesi yerine gelsin.
*Calavera**
**Değil***
***Kim ne derse desin Manuel Calavera için****
****Viva la revolucion*****
*****Salvador Limones
30 Nisan 2009
It's not happening here, but it's happening now
Nereden çıktı bu sosyal sorumluluk halleri diyebilirsiniz. (BOP ordan seslenir büyük ihtimalle yoga'yı hesaba katmadan)
Bizzat yaptığım çığır açıcı çalışmaları paylaşmanın yanısıra, başkalarının yaptığı "nispeten iyi" çalışmaları da paylaşıyorum blog'umda.
Zevzekliğimden bir parça sıyrılabiliyorum ve anlatıyorum:
Şu gördüğünüz outdoor çalışmaları Amnesty International, yani Uluslararası Af Örgütü için Zürih'teki Agency Walker tarafından yapılmış. Hatta çok oldu yapılalı. Ama eskidi diye burada paylaşmamam için bir neden yok. Geç olsun, güç olmasın. Hem büyük ihtimalle görmeyeniniz vardır. Göreniniz yoktur mu desem. Reklamör bir fanbase'im yok. Dert de değil.
Neyse, fazlasıyla etkileyici ve görenlerin damarlarının en derin yerlerine isabet eden bu çalışmaların tek başlığı var:
IT'S NOT HAPPENING HERE, BUT IT'S HAPPENING NOW.





Bizzat yaptığım çığır açıcı çalışmaları paylaşmanın yanısıra, başkalarının yaptığı "nispeten iyi" çalışmaları da paylaşıyorum blog'umda.
Zevzekliğimden bir parça sıyrılabiliyorum ve anlatıyorum:
Şu gördüğünüz outdoor çalışmaları Amnesty International, yani Uluslararası Af Örgütü için Zürih'teki Agency Walker tarafından yapılmış. Hatta çok oldu yapılalı. Ama eskidi diye burada paylaşmamam için bir neden yok. Geç olsun, güç olmasın. Hem büyük ihtimalle görmeyeniniz vardır. Göreniniz yoktur mu desem. Reklamör bir fanbase'im yok. Dert de değil.
Neyse, fazlasıyla etkileyici ve görenlerin damarlarının en derin yerlerine isabet eden bu çalışmaların tek başlığı var:
IT'S NOT HAPPENING HERE, BUT IT'S HAPPENING NOW.





06 Nisan 2009
09 Mart 2009
Çevirinin önemi ve muhterem insan Aziz Nesin
İngilizce'den Türkçe'ye doğrudan çevirinin azizliklerine uğramayan bir deyim olmayagörsün. Dilimize düşer vallahi.
Demirtaş Ceyhun, Asılacak Adam: Aziz Nesin kitabında Aziz Nesin'le olan anılarını anlatıyor. Aziz Nesin'i sevip sayanların kesinlikle okuması gerek; neredeyse yüzyıllık sıradışı olaylar; bir savcının sürekli Aziz Nesin'i astırmaya çalışması, Madımak infazında olan bitenler, Marko Paşa, 20. yüzyıl Türk Edebiyat tarihi, Aziz Nesin'e ecnebilerin bizden bin kat daha sahip çıkması, Aziz Nesin cimri midir'in cevabı, ve daha bir çok merak ve hayranlık uyandıracak şey.
Kitabın son sayfalarında çevirinin edebi eserin değerini yok ettiği mevzusuna Aziz abi'yle olan anılarından bir örnek vermiş Demirtaş Ceyhun. Gorki'nin hatırlamıyorum hangi eserinin Türkçe çevirisini okumuş Aziz Nesin. Türkçe'ye çevirenler de Rusça'ya pek hakim olmayan genç kişilermiş büyük ihtimalle. Eserin bir bölümünde mezarlıktan döndükleri anlatılıyormuş karakterlerin. Şöyle bir cümle varmış;
"Sıfır numara tramvayla eve döndük."
Aziz Nesin merak etmiş; sıfır numara tramvay nedir, böyle bir tramvay numarası mı vardır vesaire. Meğer Rusça'da bizdeki "tabanvay"ın karşılığı "sıfır numara tramvay" imiş.
Başka bir anı da Aziz Nesin'in bir eseri yabancı bir dile çevirilirken olmuş: Aziz Nesin eserin bir yerinde "Bizim Köroğlu" deyimini kullanmış (eş, karı demek). Bunu çeviren adam da doğrudan çevirmiş, bir de asteriksli not düşmüş;
* 16. yüzyılda yaşamış bir halk kahramanı ve şairi.
(Bu arada Aziz Nesin'in Zübük romanı Almanca'ya çevrilirken Zübük kelimesini Zübük diye bırakmışlardır Alman toplumunda zübük karakteri olmadığı için. Dolayısıyla o dönem Almanca'ya "Zübük" kelimesi duhul etmiştir)
Bu yüzden çeviri, çeviri değildir, çeviri aslında adaptasyon olmalıdır. Ki anlamını yitirmesin deyimler, öyle değil mi.
Demirtaş Ceyhun, Asılacak Adam: Aziz Nesin kitabında Aziz Nesin'le olan anılarını anlatıyor. Aziz Nesin'i sevip sayanların kesinlikle okuması gerek; neredeyse yüzyıllık sıradışı olaylar; bir savcının sürekli Aziz Nesin'i astırmaya çalışması, Madımak infazında olan bitenler, Marko Paşa, 20. yüzyıl Türk Edebiyat tarihi, Aziz Nesin'e ecnebilerin bizden bin kat daha sahip çıkması, Aziz Nesin cimri midir'in cevabı, ve daha bir çok merak ve hayranlık uyandıracak şey.
Kitabın son sayfalarında çevirinin edebi eserin değerini yok ettiği mevzusuna Aziz abi'yle olan anılarından bir örnek vermiş Demirtaş Ceyhun. Gorki'nin hatırlamıyorum hangi eserinin Türkçe çevirisini okumuş Aziz Nesin. Türkçe'ye çevirenler de Rusça'ya pek hakim olmayan genç kişilermiş büyük ihtimalle. Eserin bir bölümünde mezarlıktan döndükleri anlatılıyormuş karakterlerin. Şöyle bir cümle varmış;
"Sıfır numara tramvayla eve döndük."
Aziz Nesin merak etmiş; sıfır numara tramvay nedir, böyle bir tramvay numarası mı vardır vesaire. Meğer Rusça'da bizdeki "tabanvay"ın karşılığı "sıfır numara tramvay" imiş.
Başka bir anı da Aziz Nesin'in bir eseri yabancı bir dile çevirilirken olmuş: Aziz Nesin eserin bir yerinde "Bizim Köroğlu" deyimini kullanmış (eş, karı demek). Bunu çeviren adam da doğrudan çevirmiş, bir de asteriksli not düşmüş;
* 16. yüzyılda yaşamış bir halk kahramanı ve şairi.
(Bu arada Aziz Nesin'in Zübük romanı Almanca'ya çevrilirken Zübük kelimesini Zübük diye bırakmışlardır Alman toplumunda zübük karakteri olmadığı için. Dolayısıyla o dönem Almanca'ya "Zübük" kelimesi duhul etmiştir)
Bu yüzden çeviri, çeviri değildir, çeviri aslında adaptasyon olmalıdır. Ki anlamını yitirmesin deyimler, öyle değil mi.
05 Mart 2009
05 Ocak 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














