sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2011

Yüzüklerin Efendisi'nden Son Derece Güldüğüm 7 Replik ve Tabirleri

1. I can't carry the ring for you Mr. Frodo, but I can carry you!


Öncesi: Gollum'un puştluğuna denk gelen Frodo, Sam'in kendisine oyunlar oynadığı, elf ekmeklerini hapır hupur götürdüğünü, yüzüğü kendisine istediği zannetmiştir. Çünkü Sam, bir ara yüzüğe kem gözlerle baktı ama herkes bakar, yüzük öyle bir şey işte.

Ve: Aralarında böyle bir gerginlik olmasından ötürü, Sam daha fazla yüzüğü senin yerine ben taşıyım'ı zorlamayarak, bu efsanevi cümleyi sarfetti.


2. You were deep in the enemy's council.


Öncesi: Saruman Gandalf'a kazığını atmıştır, entler Isengard'a saldırmıştır, Saruman kendince yenilmiştir. Ama Sauron değil tabii ki.

Ve: Gandalf tüm griliği ve affediciliğiyle, tabii biraz da hatırşinas oluşuyla, hala Saruman'ı kendi safına çekeceğine inanarak aynı paragraf içinde iki kez bu cümleyi kurdu. Ancak Saruman'ın umrunda olmadı, sonrasında kuleden döne döne kazığa çakıldı.

3. What about the second breakfast?


Öncesi: Gerzek hobbit ekibi, sanki Orta Dünya'nın önde gelenleri kendilerine çok bayılıyormuşçasına yüzük kardeşliğine kendilerini dahil ettirmişti. Shire ilkeleriyle yaşamış oldukları rahatlarının bozulması an meselesiydi.

Ve: Aragorn "Hadi çocum yola" dediği anda salak Pippin'in ağzından bu sözcükler dökülür. Hem de tam olarak şu üstteki tokatlık ifadeyle. Hep aç tipler vardır ya, beslersin ama açtır, şeker hastası kediler gibidir Pippin de.

4. One does not simply walk into Mordor.


Öncesi: Orta Dünya temsilcileri, Elrond'un önderliğinde Rivendell'de toplanmıştır. Ne yapsak ne etsek diye konuşmaktadır. Bu arada Boromir'in pek gönlü de yoktur yüzüğü hiç etmeye.

Ve: Herkes çözüm ararken, Boromir her planda sorun bulmaktadır. Ama kendisi bir çözüm önermekte midir? NERDEEE...

5. Toss me...


Öncesi: Fellowship of the Ring'de Moria'da Balrog'dan kaçarken asla bir elf tarafından "toss" edilemeyeceğini öne süren Gimli, Helm's Deep'te maksimum verimi almaya çalışmaktadır.

Ve: Sevgili Gimli o mahçup bakışlarla sarışına döner ve tüm cücelik gururunu bir kenara bırakarak kendini Aragorn'a düşmanların üstüne attırır. Attırmak.

6. The beacons of Minas Tirith! The beacons are lit! Gondor calls for aid!


Öncesi: Rohan kralı Theoden, Gondor konusunda emin olamamaktadır. Zamanında Gondor Rohan'a yardıma koşmamıştır çünkü. Ama Gondor'un başında steward vardır çünkü. Arathorn'un dölünden gelenler olsa TABİYKİ bu şekilde olmazdı.

Ve: Türlü şike ile Gondor'un alevler yandığında, kanımca Aragorn, Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin en komik sahnesine imza atar. Tüten dumanı görünce topukları kıçına vura vura Theoden'in yanına koşarak nefes nefese bildirir bu durumu. Tek o sahnede çocuktan al haberi kalitesindedir Aramız Gornumuz.

7. Do they Gandalf?


Öncesi: Yüzük Shire'da Bilbo ve Frodo'nun fakirhanesindedir. Gandalf hışımla gelir, yüzüğü saklamanın gerekliliklerinden bahseder hızla Frodo'ya. Sauron'un ne kadar gözlü bir abimiz olduğu konusunda da bilgi verir. Fakat kimse yüzüğün Shire'da olduğunu bilmiyordur... OR DO THEY?

Ve: Tabii ki Gollum biliyordur. Gandalf da bunun farkında olduğu için Frodo'ya hemen renk verir. Frodo da hızla işkillenir ve öyle mi Gandalf, ha Gandalf, Gandalfım diye Gandalf'a acı acı bakar.

--------
Daha nice komiklikler, nice replikler var üçlememizde. Bunlar benim seçtiklerim. Şimdi de Flight of the Conchords'un konuyla ilgili şahane eserini seyredelim o halde:

BU ARADA TRIVIA: Video'da göreceğiniz, Flight of the Conchords'un yarısı olan kişilik, Bret McKenzie, gerçekten de Yüzüklerin Efendisi'nde oynuyor. Elf olarak. Kendisini Rivendell'deki mecliste biraz, üçüncü filmde de Arwen'e leydim nereye hop derken görebiliriz.

30 Mart 2011

Notre Jour Viendra


Yönetmenliğini Romain Gavras beyin yaptığı Notre Jour Viendra, festivalde gösterilmiş, baya da uzun zaman olmuş, ancak festivallere gidecek vakti olmayan kişilerden biri olarak, Romain Gavras beyin Vimeo sayfasından ulaştım filmin trailer'ına. Romain Gavras, müzik video'larından tanıdığım bir karakter. Justice'in Stress, M.I.A.'in Born Free, adamın sinema diline yeterince parmak göze işaret etmekte, film de aynen öyle görünüyor. Vincent Cassel başrolde. O saçlar gidecek adamım.

Post-seyir edit'i: Olmamış Romain Gavras. Git klip çek Romain Gavras.

28 Mart 2011

TEENAGE film

Jon Savage'ın Teenage: The Creation of Youth Culture kitabından uyarlanan, Matt Wolf tarafından yönetilen, exec. prodüktörlüğünü Jason Schwartzman'ın yaptığı hala yapım aşamasında olan bir film: TEENAGE
Nereden nereye tadında, 20. yüzyılın başlangıcından itibaren "teenage" kavramının yaratılışını konu alıyor.

Bu esnada asıl, kitabın yazarı Jon Savage'dan bahsedelim hızla. Mezun olduktan sonra London's Outrage diye bir fanzin çıkarıyor. İlk kitabı The Kinks: The Official Biography, sonrasında England's Dreaming'i (Sex Pistols ve 1970'lerin sonunda İngiltere'de punk) yazmış. The Brian Epstein Story, Joy Division ve Punk and Pistols gibi BBC Arena belgesellerinin de yazarı, yayıncısı bir pünk gönüllüsü beyefendi.

Filmin teaser'ına bir göz atın isterseniz:

09 Aralık 2010

Fight for your right revisited



Yanılmıyorsam 1986'da beliren bu Beastie Boys video'suna bir sequel geliyormuş arkadaşlar.
2011'de Sundance'te kısa film kategorisinde gösterilecek ve oyuncular arasında Jack Black, Seth Rogen, Will Ferrell, Elijah Wood gibi isimler var. Pasta savaşından sonra ne oldu, partinin sonuçları nedir gibi soruların yanıtını bu filmde seyredeceğiz.

Beastie Boys, web sitelerine bir fotoğraf koymuş. Burada görüyoruz ki Beastie'leri canlandıracak aktörlerimiz Seth Rogen, Elijah Wood ve Danny McBride.

14 Eylül 2010

Cafer

This is what happens when you fuck a stranger in the ass.

10 Mayıs 2010

Bu kız ileride çok canlar yakacak dedim.


The Lovely Bones'da izleyip oyunculuğu karşısında hayranlık duyguları beslediğimiz Saoirse Ronan (so(a)rşa gibi söylüyormuş adını), tipiyle de hayranlığımızı kazanıyor. Bravosun, conisin Sorşa.

30 Nisan 2010

Date Night


Steve Carell (kerıl değil karel diye okunmaktadır) ve Tina Fey'in başrolde oynadığı Date Night, Amerika'da 9 Nisan'da gösterime girdi. NBC'nin komik mogulları diyebileceğimiz bu iki insandan babam çıksa yerim düsturuyla aylar önce filmi beklemeye başladım.

Evli ve çocuklu çift Phil ve Claire, yakın arkadaşları olan bir çiftin ayrılık haberlerini alınca, bize de böyle olmasın diyerekten romantik bir akşam yemeği randevusu planlarlar. Girmek istedikleri o fansi mekan dolu olunca, gelmeyen bir çiftin rezervasyonuna "Bunlar biziz" diyerek atlarlar ve acayip olaylar olur.

Date Night konusunda çok heyecanlıyım ve her şeyin çok komik olmasını istiyorum. Benimle aynı heyecanı paylaşan dostlarıma sabır diliyorum. Cam izle demeyin, izlemem. (kem diye okunur)

27 Nisan 2010

İşte o an.


Sometimes you eat the bar, sometimes the bar eats you.
Ayrıca terzi kendi döküğünü sikemezmiş/ sikiğini dökemezmiş/ söküğünü dikemezmiş. O da burada.

26 Nisan 2010

I can't carry it for you... BUT I CAN CARRY YOU!

Hahahahaha, aklımı eriten sahne, replik. Hobbitler zaten cüsse itibariyle Orta Dünya'da kavruk kalmışlar, ancak Lord of the Rings serisinde bu durumun aksini kanıtlamak için adeta popolarından kan aldırtıyorlar. Böyle badi badi dolanıyorlar ama orta dünyayı da onlar kurtarıyor haaa, yalan olmasın! Ehe. Yalnız bu Sam'i oynayan çocuğu 24'ün bir sezonunda CTU'nun direktörü yapmışlardı, o sezon benim için ölü sezondur. Üzülerek belirtmeliyim ki Dominic Monaghan hariç, hepinizin üstüne hobbitlik yapıştı arkadaşlar. Bundan sonra forza Tom Bombadil.

17 Nisan 2010

Samuel Beckett - Play

1963'te Samuel Beckett tarafından yazılmış bu oyun, 2000'de Anthony Minghella tarafından kısa filme uyarlanmış. Oyuncular; Alan Rickman, Juliet Stevenson ve Kristin Scott Thomas. Durum bu. Benden gayrı sonuna kadar dayanabilen oldu mu bir haber etsin.

13 Nisan 2010

Splice denince artık HÖ demeyeceğiz.


Google Reader ne rahat şey, zort diye linki basıyorum. Burada bir nebze daha el emeği göz nuru bir yola baş koymuş olduğum için linki basmakla yetinemiyorum malesef.

Daha gelmedi, gelecek bu film: Splice.
Korku ve sci-fi janrından hoşlananlar (en amiyane tabiriyle Event Horizon diyebiliriz) için ilgi çekici olabileceğini düşünüyorum.


Bilimadamları başlarına geleceklerden habersiz bir şekilde "sen bana bunu dedin, sen de bana bunu dedin" kavgası verirken.


İnsan ve hayvan dna'larının birleştirilip yeni bir varlık oluşturmak ve sonrasında gelişen olayları konu almakta bahsi geçen film. Filmdeki bilim insanlarının Dren adı verdiği bu varlık, yamık yımık bir bebekten, bir navi ne kadar güzelse o kadar güzel olabilecek bir kadınımsıya dönüşüyor ve yaratıcılarından birine tabir-i caizse "musallat" oluyor.



Bazı karelerin altına bir şey demesem de olur. Ama format icabı demeliyim.

Tanıdık adamlardan Adrien Brody var rol kesen.
Yönetmen Vincenzo Natali. Kendisi Paris Je t'aime'in Quartier de la Madeleine bölümünü yönetmişti, Elijah Wood'lu ve Olga Kurylenko'lu olan.

Uzun lafın kısası:

Splice!
Haziran'da memleketinin sinemalarında olur.

07 Nisan 2010

Beni Doctor Parnassus'a emanet ediniz.


Afişlerrr. Lily Cole'u hatırladın nı?


Terry Gilliam'ın yeni filmi The Imaginarium of Doctor Parnassus, popülariteyi yalnızca fantastikliğiden, hoş görselliğinden ve bir Gilliam çocuğu olmasından değil, Heath Ledger'ın son filmi olmasından da kapıyor. Üstelik Heath Ledger filmin ortasında hakkın rahmetine kavuşunca, Ledger'ın karakteri Tony'yi 3 farklı aktör canlandırıyor. Bunlar da Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell. Ama benim gönlümün Oscar'ı bu 4'lüden birine değil, Doctor Parnassus'a, yani Christopher Plummer'a gidiyor. Gerçi kendisi bu sene Oscar'larda Last Station'daki Tolstoy rolüyle aday oldu. Unutmadan, Lily Cole Valentina rolünde gayet iyiydi, kendisinin aslında bir manken olduğunu düşünürsek (Geçen yıl Accesorize vitrinlerini kaplayan koca gözlü koca alınlı minnak ağızlı kız).



Tony (realdeal)


Imaginarium Tony no: 1


Imaginarium Tony no: 2


Tipini mikiyim Colin Farrell. no: 3.

Filme dönecek olursak:

South Park'ın Imaginationland bölümlerini izlemiş olanlar bilir. Imagination şarkısını söyleye söyleye gidilen bir yerdir Imaginationland. Bizim filmimizde ise durum Doctor Parnassus'un seyyar freak show'undaki bir kapıdan içeri girerek gerçekleşiyor. Girdikten sonra ver elini havada öylesine duran ayıklanmış enginar dilimleri, nehirler, manzaralar, sürrealizm ve elbet kabuslar. Tabii bir de imaginarium'un baş harasçısı şeytan, yani Mr. Nick, yani Tom Waits. Melek yüzlü şeytan derler ya, hiç öyle değil işte.

Ölü bir Heath Ledger ve Parnassus ekibinin onu hayata döndürdükten sonra kendi aralarına konuk etmesi bir süre filmi götürse de, aslında gerideki durum zamanında (çok çok zaman önce hatta) (ÇOK ZAMAN ÖNCE) Doctor Parnassus'un Mr. Nick'le imzalamış olduğu bir anlaşma yüzünden başına gelenler ve durumu kurtarma çabaları. Filmin ortalarına, yani Heath Ledger'ın gerçek hayattaki ölümüne tekabül eden bu odak değişimi, acaba önceden belirli bir tercih miydi yoksa ölüm meselesinin üzerine mi gelişti bilmiyorum. Ama filmin başındaki Tony (Heath Ledger) ile, filmin sonundaki Tony'nin (Colin Farell) arasında hem karakteri canlandırma anlamında, hem de senaryonun gidişatı anlamında dağlar kadar fark olduğu gerçek.


Doctor Parnassus'un gösterisi çağdışı bulunduğu için pek rağbet görmez. Derken Heath Ledger...


Bu arada Colin Farell'dan ne kadar tiksindiğimi söylemiş miydim?

Neyse, film böyle değil elbette. Anlamlı bir senaryosu var. Ben sadece aklımdakileri ilettim.

Asıl meramım; muhtelif sinema salonlarında gösterilmekte film. Ve hem günümüzün ama günümüz gibi görünmeyen kasvetli Londra, hem de Parnassus'un imaginarium'undaki 3D'ler için sinemada izlenmeli.

Çekim aralarında arkadaşlarla aramızda Scarlett Johansson'un benim şarkılarımı nasıl seslendirdiğini dinlerken gülmekten altımıza sıçıyoruz.*


Üstelik 1 kez değil, birkaç kez izlenmeli. Çünkü işin açıkçası, yoğun konsantrasyon istiyor zaman zaman.

Haydi o zaman fragmanına bakalım.



*Bok atarken zorlandım.

25 Eylül 2009

Profil: Ricky Gervais

Karşınızda Ricky Gervais.

Yazar/aktör/stand-up komedyeni/yönetmen/prodüktör/eski Suede menajeri/müzisyen.

Ricky Gervais dedin mi, akan sular durur.
Elbette biz Türklerin henüz çokça ilgisini çekebilmiş değil, çünkü kendisi anadan doğma bir İngiliz. Amerikan komedisine daha aşina olan biz, Amerikan komedisi son yıllarda uluslararası mizahtan beslenmeye başlayınca, uluslararasına aşina olduk. Örneğin bu Amerikan harici komedilerden neler çıkışta: Yeni Zelandalı Flight of the Conchords ve İngiliz -Modların Kraliçesi- insanı Noel Fielding ve dizide gördüğümüzden -Bir lokma daha az zeki- olan Julian Barratt'ın sürrealizm dozu bol çıkışı; Mighty Boosh.

Ricky Gervais'e dönersek, bir İngiliz olan bu Napoleon tipli adamın, Amerikan komedisine kazınmış bir eseri var: The Office.

Steve Carell'li izlediğimiz Office, aslında çakma Office. Office dediğimiz şey aslında, Ricky Gervais'in yazdığı, yönettiği ve başrolde oynadığı bir "evlat". BBC'de yalnızca 3 sezon sürmüş olan bu dizi, NBC'nin satın alımıyla birlikte tüm dünyada (Steve Carell'e saygılarımızla) bir "olay" haline geldi. Tabii Ricky Gervais de The Office US'in "yaratıcı"sı oldu, yazarı oldu, böylece Amerika'ya, ve dolayısıyla uluslararası piyasaya, hiç gitmemecesine bir adım atmış oldu (Okyanusun diğer kıyısına tekrar seyahat ediyoruz ve diyoruz ki; Le Bureau da elbette onun). Bir adet Simpsons bölümü bile yazdı.

Emmy'yi alan Ricky Gervais, az sonra Kanye West'in odaya gireceğinden habersiz.

BBC'deki kariyeri de oldukça başarılı oldu Ricky Gervais'in. 3 sezonluk bir komedi dizisi olan Extras'ı yazdı, yönetti, oynadı. Umutlu yazar Andy Millman ve arkadaşı Maggie'nin ünlü oyuncuların oldukları yapımlarda figüran olarak hayatlarını idame ettirdikleri dönemde olanlar ve bitenleri anlatıyor. Kabaca konu bu, ancak her bölüme bir adet gerçek celebrity düştüğünü düşünürsek (Kate Winslet, David Bowie, Orlando Bloom, Chris Martin, Ian McKellen, Daniel Radcliffe vs vs), dizi oldukça enteresan bir altyapıya sahip. Özellikle bu ünlü insanları, itin poposuna sokmak şeklinde halledilmiş bir kurguda görmek, diziyi mükemmel hale getiriyor.

Ör:
Kate Winslet, phone sex'in inceliklerini anlatırken.
Chris Martin, Coldplay Greatest Hits t-shirt'üyle bulduğu her mecrada promosyon yaparken.
Daniel Radcliffe, prezervatif kullanmayı bilmezken.
David Bowie, "Pathetic Little Fat Man" diyerek Andy'nin özgüvenini hiç düzelmemecesine yıkarken.

Daha sonra Andy bir şans yakalıyor, BBC'yle anlaşmayı çakıyor ve eski çalıştığı yerdeki cins patronu ve etrafında olanları anlatan ve "ha! ha! ha!" olmayan bir komedi dizisini çekmeye başlıyor (Tanıdık geldi mi ne?). Neyse, prodüksiyon kanalları geliştikçe, dizi elbette catchphrase'leriyle, peruğuyla ve kocaman gözlükleriyle boka dönen bir yapım haline geliyor. Andy'nin hayalleri de ona keza. Hem Extras'ı fazla anlattım, hem de böyle anlatmakla olmaz, izleyiniz en kısa zamanda.

Geçenlerde Conan'a konuk olan Rick Gervais, Conan'ın alametifarikası, o tüysiklet kızıl saçlarına su döküp embesil modeli tarayabilecek be iPhone'uyla bu anın fotoğrafını çekip blog'una koyabilecek kadar "kanka", yeni filmi The Invention Of Lying'de çocuk cast'ı nasıl ağlattıklarını anlatırken "Anneniz öldü dedik" esprisini yapabilecek kadar da aymaz.

Conan'ın saçlarına böylesine müdahale edebilen ilk Türk paşası: Ricky Gervais.

Yeni filmden bahsetmişken (onu da yazdı, yönetti ve oynadı); The Invention of Lying, yalan söylemenin henüz keşfedilmemiş olduğu bir dünya kurgusunda, gürbüz ve malın gözü bir kurumsal adamın yalanı keşfedip, hayatını kendi lehine çevirmesini anlatıyor. Biraz Liar Liar'ın ters köşesi gibi görünen film, Tina Fey, Jonah Hill ve Rob Lowe gibi komedi mogullarının varlığıyla, eminim ki Ricky Gervais'in yüzünü kara çıkartmamıştır.

Daha fazla söze ne hacet çünkü gün 24 saat.
Gerekli linkleri ben size veriyorum:
Blog'u ve IMDB sayfası.
Buralardan başlayıp aklını sevdiğimin Ricky Gervais'inin yaptıklarına, ettiklerine, nelerle uğraştığına bakarsanız, adamı holistik bir bakış açısıyla anlayıp, her geçen gün daha çok sevmeye başlayabilirsiniz.
Blog'unda bu Rammstein Keine Lust tandanslı fotoğraflara sıkça rastlayabilirsiniz.

Bütün yazı boyunca tuttum, tuttum, şu kekremsi yorumu yapmayayım diye ama.
Daha önceleri Gervais'in stand-up performansını izlerken şu sözcükler dökülüvermişti ağzımdan, bir Azerbaycan Televiziyası görüş mesafesinden: "O toprakların Cem Yılmaz'ı".

O topraklar eskiden dutluktu.
Şimdi ise, Ricky Gervais , hiçbir anlam kaymasına gerek görmeden, o toprakların ağası oldu ve yüzölçümünü beş koldan genişletmek için önünde hiçbir engeli yok. Persona non grata oldu Kanuni Sultan Süleyman.

Bizi de fethet Ricky Gervais.

Long Live Ricky Gervais...

27 Temmuz 2009

Marty Mcfly'dan geliyor...


Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perdi-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime

29 Haziran 2009

Her yerde Sacha Baron Cohen'in kaba etleri var.




Ben de diyordum ki nerede kaldı Sacha Baron Cohen.
MTV ödüllerinde Eminem'e yaptığı özel 69 hareketiyle yine gönüllerde taht kuramamayı başardı.

Eminem'i de çok matah bulduğumdan değil. Ama"Yapılır lan bu erkek adama?!?!"


Brüno artık kendisi. Tagline'da kullandığı gibi:

"Borat was so 2006"

Geçen hafta Conan'a katıldığında karakterine göz atma fırsatı buldum. Yine münasebetsizliklerden münasebetsizlik beğendi. Yine "Acaba az sonra ne yapacak da etrafta bir ölüm sessizliği gelişecek" hissi yarattı. Eurovision'da işaret parmağı oryantali yapan kadında hissettiklerimi hissettim zaman zaman.

Brüno götünü açarken Conan korkuyor. Kendini ifade eden bir çalışma

Kugensack bir de.

Bence başarılı bir insan. Eminim bir karaktere bürünmediği zamanlarda da son derece enseye şaplak bir kişidir. Sadece yarattığı karakterlerin hepsinin içinde "göt" öğesi olmasını götsel buluyorum.

Yine göt. Hem bu sefer bakımsız göt.


Adama bu kadar göt attıktan, ay bok attıktan sonra, şu aile fotoğrafını görünce bir anda affediverdim.
Ekmek parası ne yapsın, çocuğuna iyi bir gelecek hazırlamak için götünü başını açıyor adamacağız. Altın kalpli fahişe. Hayat yolcusu.

Hangi ana yüreği dayanır bu mutlu aile tablosuna. Isla Fisher, Cohen ve kızları Olive.

15 Aralık 2008

Bugün The Big Lebowski'nin 3929. gündönümü

Haydi bu kutsal günü The Big Lebowski'den en sevdiğimiz replikleri kendimizce Türkçeye çevirerek kutlayalım.

(Heehey! Gimliii)

Herkes en sevdiği repliği yazsın, sonra bu replikleri toplayayım ben, bir şiir kitabı olarak derleyeyim, sonra Pelin Batu kâfiyelerin yerinde olmasına özen göstersin, Bedri Baykam illüstrasyonları üstlensin, Tom Cruise da dinen bir mahsuru var mıdır onu araştırsın.


Yaptığımız bu eklektik çalışmayı Bienal'de sergileyelim.


Biliyorsunuz, tanıdıklarım var...

Örnek:
Sometimes you eat the bar and sometimes the bar, wal, he eats you.
Bazen gofreti sen yersin, duva(r), bazen de gofret seni yer.

09 Kasım 2008

How to lose friends & alienate people

Bir süredir ıkım ıkım izlemeyi beklediğim filmi dün nihayet izleyebildim.

İngiltere'de muhabirlik yaparken Amerika'nın ünlü magazin dergisi Sharps'tan teklif alan Sydney Young (Simon Pegg - Shaun of the Dead), New York'a gider ve olaylar gelişir.



Sivri dilli, "edgy" karakteriyle magazin dünyasında tutunmayı pek beceremeyen Sydney, bu dünyayla bir süre mücadele ettikten sonra Andy Warhol'un dediği gibi "If you can't beat it, join it" mottosunu benimsemeye karar verir ve tabii ki hızla yükselir. (Adamda zaten zeka üst seviyede, tek yapması gereken biraz kıç yalamakmış kısacası). Bu arada Transformers'daki göbeğinden tanıdığımız Megan Fox, Sydney için "objet petit a" olmuşken, Kirsten Dunst ise çürümenin içindeki sağduyunun sesine en yakın karakterdir.



Tüm bu teklif, tayin, Amerika macerasının sorumlusu Sharps'ın patronu Jeff Bridges'tır ki, o da zamanında Sydney gibi, celebrity partilerine davet edilmemesine bir dur demek için bu işe girmiştir. Ama Sydney'nin eski aktris annesi, felsefe yazarı babası ve bir de kendisinin felsefe yüksek lisansı ve bunun gibi magazinciliğe ters faktörlerden ötürü, Sydney yozlaşmaya kendini teslim ederken bolca sıkıntı olur.



Eğlenceli, "içinizi ısıtan sıcacık bir film!!!" gibi cümlelerle anılacak olsa bile filmden bir replik var ki sadece onu paylaşabilmek için bu kadar yazı yazdım:

"A free press is the last defence against the Tyranny of Stupidity.”

28 Temmuz 2008

Experience it in IMAX... (preferably from the back rows)


Batman'i de en nihayetinde IMAX'te izlemiş bulunduk. Yalnız biraz ön sıralardan almışız bileti, filmin yarısını anlamadık. Hızlı dövüşlerde kim kime vurdu, o yumruk kimde patladı gibi sorulara "zaten" cevap alamadık.
Şimdi gelgelelim film hakkında aklıma takılan bir kaç soruya;
*Bruce Wayne'in Batman kostümü neden diğer Batman'lerden daha abartı bir şekilde burnunu yukarı doğru çekip Batman'i gerçek anlamda "üst-dudaksız" bırakıyor ve s'leri "fıssss" diye telaffuz etmesine sebep oluyor?
*Batman sesini iman gücüyle mi kalınlaştırıyor yoksa Face Off'taki gibi bir ses değiştirme bantı mı yapıştırıyor o esnada boğazına?
*Two-Face neden Night of the Living Dead?
*Joker sürekli neden yalanıyor? Bunun hikayesini de merak ediyorum.
*Bruce Wayne neden partilere asgari 2 random kadınla teşrif ediyor?
*Eric Roberts, nam-ı diğer Julia Roberts'ın erkek kardeşi neden Julia Roberts'a hiç benzemiyor?
...Ve şimdi en önemli soru:
*Batmobil'de süper-hızlı ya da ne bileyim süpersonik moda geçildiğinde neden koltuk yere doğru yatıyor, onun rahat bir pozisyon olduğuna inanmıyorum ben, otomobilin yeriyle yüzleşmek nasıl bir konfor belirtisi olabilir ki? Öyle bir pozisyonun rahat olması için otomobilin yukarı, yani gökyüzüne doğru hareket etmesi gerekmez mi?

04 Haziran 2008

The ghost orchid

Adaptation'ı izledikten sonra (önceden de izlemiştim ama orkidelere takılmamıştım ne hikmetse), filmin bence ana kahramanı olan "Ghost Orchid" hakkında biraz araştırma yapmaya karar verdim.


Şimdilik elde ettiğim bilgiler bunlar:


- Gerçek adı Dendrophylax lindenii.

- İlk olarak Belçikalı bitki toplayıcısı Jean Jules Linden 1844'te Küba'da bulmuş bunu.

- Habitat'ı dışındaki yerlerde bir yaşam sürdürtmeye çalışmak, genelde başarısızlıkla sonuçlanıyor, özel koşullar vs gerekli. Florida'da koruma altında.

- Kendisi bir Monocot, gövdesi yok, kökü de kordon gibi bir şey. Kökü sayesinde nemi emiyor. Velamen denilen dış tarafı su ve gerekli besinleri almasını sağlıyor, aynı zamanda iç tabakaları koruyor.

- Haziran ve Ağustos aylarında açıyor.

- Ağacın yüzeyine o kadar güzel adapte ediyor ki kendini, sanki havada duruyormuş gibi görünmekte. Bu yüzden "Ghost Orchid" lakabını almış. Hakkıdır.

- Tip olarak zıplamaya yeltenen bir kurbağaya benzediği için biraz korkunç. Bana kalırsa.

- Ayrıca bunu ezince kokain türü bir uyarıcı elde ediliyor; emin değilim. Sadece filmde mi var yoksa böyle bir şey.

02 Haziran 2008

Sinema eleştiriyor gibi yapıyorum.

Bahsi geçecek filmler The Onion Movie ve Walk Hard: The Dewey Cox Story.

The Onion Movie, the Onion Channel adlı bir haber kanalında olan "çok komik" görüntüler bütünü; Britney Spears tipli Christina Aguilera "döööti"'liğinde bir kadın şarkıcı (burada Saturday Night Live'a işaret ediyorum) (down on my knees, take me from behind gibi şarkıları var), stereotyple'larla ilgili mini mini skeçler içermekte. Irkçılık propagandası mı değil mi belli değil derecede ne suya dokunayım ne sabuna dokunayım tadında mesajlar içeriyor bol bol. Ayarlar. Hoş değildi. Yani yazıktı bize neredeyse iki saatimiz Amerikan tarzı ayar yediğimiz için, oysa ki Olacak O Kadar izlesek en azından ülke sorunlarından dem vurabilir, belki şanslıysak Bestami'yi görürdük."Irkçılık ne kötü bi'şey" dedirtmedi dahi. Ayar verdi, ama yersiz ayar. imdb'de 8.0 almış, bu yüzden izledik, demek ki imdb'ye güvenmemek lazım. (in imdb we trust) Hatta filmdeki stereotype ayarları dediğim gibi o kadar ortalardaydı ki, puanın 8.0 oluşunun sebebi dünyanın tüm liboşları gibiydi hakkat. Gelen liboş oy vermiş, geçen liboş oy vermiş. Sonra bunlar birleşmiş Hillary'ye de oy vermeye karar vermişler. (Filmden nasibimi almışım)


Walk Hard: The Dewey Cox Story; müzisyenler hakkındaki biyografik filmlerini ti'ye alan bir çalışma olmuş. Johnny Cash, Ray Charles, Jim Morrison ve daha bir adamın hayatından esin esin esinti. Başrolde John C. Reilly. İşte bu adam iyidir iyi. Ona rağmen, hayatımın iki buçuk saate yakın süresini yiyen bu filmde gülmedim, gülemedim. Burnumdan "hmf" deyip, ağzımı kıvırdım hafifçe. Ama Hindistan - the Beatles iyiydi. Özellikle Jack Black Paul McCartney rolünde "I am the leader of the Beatles" deyip, bir sonraki repliğinde neden Shire'dan Peregrin Took gibi konuştu sorularına yanıt ararken hoşça vakit geçirdim. (Jack White da Elvis idi)


İki film de boktandı. Sakın izlemeyin. Komedi filmlerinin bu dandik era'sında iyi bir şey görmemiz için 40 year old Virgin'i yapan ekibin "Forgetting Sarah Marshall"'ı gösterime girecek yakında. Başrolde marshmallow var. Onu ben de, sen de izle. Burdan da bak nedir, ne değildir.



(A comedy about getting dumped and taking it like a man)