17 Şubat 2009

Gelgelelim bunun mesleki bir yanı da var...

Campfire NYC diye adından da belli olduğu üzere New York'lu küçük kadrolu bir ajans ve HBO'nun ortaklaşa bir çalışmayla tanıtımını yaptığı True Blood dizisi, benim ileride mesleki anlamda ulaşmak istediğim noktayı anlatıyor.

Aslında reklamcı olmak için "o" ürünü sevmek, içselleştirmek, benimsemek şart değil. Ama ben pek reklamcı olmadığımdan mıdır nedir, ya da kendimi öyle bir lüks içerisinde gördüğümden midir nedir, gerçekten can-ı gönülden bağlanabileceğim bir şeyi tanıtmak isterdim. Ve hatta onu da
NUMERO BİR haline getirirdim:

Tıpkı True Blood için yapılmış işler gibi.

Anafikir belli: Vampirlerin olduğu, olduğunun kabullenildiği, yalnız hak ve hukuk anlamında bu kabullenmenin henüz tam olarak gerçekleşmemiş olduğu bir dünya yaratmak.

Bu ütopyaya ket vuran: Vampirler vahşidir ve insan kanı ile beslenirler.
Desteğimiz: Tru-Blood içeceği! (doğala özdeş sentetik kan, japon malı)

Tru-Blood'ın ne dediği, ne verdiği, marka stratejisi oluşturulur, ilanlar hazırlanır. Ve hatta buna bir websitesi de yapılır. Ve hatta hatta tv filmleri de yapılır "Le sang de la passion" mesela. Bunları youtube'dan izleyebilirdik ama youtube nerde? Çok merak edenler yine youtube'a girip "True blood ad" yazabilirler arama çubuğuna, ben beğendim.



Billboard'lar doldurulur, sokağa taşınır bir hayli vampir iletişimi. Ana fikri: Equal rights for vampires'dır. Ayrıca bir websitesi de yapılır vampir dünyasından son gelişmeleri anlatmak için. Bir hayli politiktir tabii bunlar aynı zamanda. Hatta eşcinsel evlilikleri için resmen savaşıldığı bir döneme cuk oturmuştur:




Tüm bu hak-hukuk savaşının yanında vampirlerin de sosyalleşme istekleri düşünülerek bir vampire-human dating site yapılır. Buradan eligible ve promising young vampirlerle tanışma fırsatı bulunur.







Tabii ortada vampirleri mainstream'e sokma çabası olurken buna karşı çıkan bir takım Katolikler olmayacak mıydı? Tabii ki olacaktı, ve onların da Fellowship of the Sun diye bir karşı grubu olacaktı. Logolarından da anlaşılacağı üzere oldukça dandik bir topluluktur






Şimdi Tru Blood için yapılmış çeşitli outdoorlardan ve değişik çalışmalardan örnekler:

















Amerika'da oturuyor olsak posta kutumuza Tru-Blood sample'ı gelebilirdi. Evet, bu gerçekten dizi başlamadan önce insanları dumur eden bir uygulama şeklinde gerçekleşti.


























Bu mecraya "raket" deniyor. Yine Amerika'da yaşıyor olsaydık Turkcell yerine bunu görüyor olabilirdik.





















Aslında Fransa'da yaşasaymışız ve metroya binseymişiz de görürmüşüz.



















Bu da yine vampirleri koruma ve geliştirme vakfının düzenlediği bir aktivite.


























Came out, come out, come out of the closet.























Ümit Bakkaliye'nin camında bunu göremeyiz.





















Görmemiş olanlar varsa buyrun buradan.



Yalnız ben hbo'nun sitesindeki merchandise'ı biraz zayıf buldum. Diğer tanıtımları bu kadar cool yapmışlar, t-shirt falan için lap diye true-blood yazıp basmışlar. Düzgün yapın, alalım diyorum.

16 Şubat 2009

Oyun Dünyası


counterstrike'a başladığım anda kadın dünyasına büyük bir suç işleyeceğimi hissediyorum. hemcinslerim beni köy meydanında ateşe verecekler alimallah.

zaten "oyunlar" hususunda cinsel kimliğimin tamamen mercedes benz logosuna benziyor oluşu iki cins tarafından da dışlanmama sebep oluyor.

dönemem sağa sola abi ben öyle. hele yeni nesil mouse'la açıyı kontrol etme zorunluluğu bana gelmiyor. kaldı ki tomb raider'da bile nereden çıktığı belli olmayan bir danua bir gün beni ağlatmıştı. o doomtipi oyunlar imkansız.

ama bir yandan turn based strategy'ye verdiğim gönlümü yatıştıracak bir oyun bulamıyorum. şu aralar. o kadar dandik bir oyun dünyasındayım ki. bir ara sürekli flash oyunu oynadım sıkıntıdan. sims oynuyorum şimdi, evlatlık çocuk alıyorum angelina jolie misali. vampir abi kardeş var.

13 Şubat 2009

Amelie gibi uyanıp, uykuya Christian Bale gibi gitmek

İş hayatına mensup bir birey bunu abartısız her gün yaşayabilir.
Bu gün yeni bir gün diye uyanıp 1 saat sonra depresif olabilir.
Gün içinde yaşanan olaylar sonucu hayatından soğuyabilir.
Creep adlı şarkıya gereksiz anlamlar yükleyebilir.

Mezun olurken hayaller neydi, ne oldu.
2 sene geçmişti ve güllerim solduydu.
Bu genç yaşımda çarpıntı sahibi oldumdu
Mızıl mızıl bir bireydim ve ellerim titriyordu

Gönül isterdi ki hep Amelie gibi tasasız görünmeyi
Fakat durmuyor deli gönül, çağlıyor deyu deyu
Aman tanrım yoksa şarkıyı karıştırıyorum mu?
Yemişim doğrusunu, yeter ki onursuz olmasın iş gücü

Christian Bale, anlıyorum seni.
Her gün içimde patlıyor you fuckin' prick sözleri
Bende olaymış sendeki hollywood forsu
CİYAK!

04 Şubat 2009

Never underestimate the power of the Internet

Internet aslında bir komünikasyon birimi olsa da, aslında bir eşit dünya simülasyonu. Biz Türkiye olarak bu simülasyonda çaktık. Kafadan.

Aynı zamanda Internet evlere ulaştığından beri, artık -keşfedilmeyi beklemek- adlı beyhude çabanın tedavülden kalkmış olması gerekir.
"Benim de söyleyeceklerim vardı ama söyletmediler" artık yok.

Artık yeni çaba "çıkmak"tan öte, "ayrışmak" olmalı. Dilimde tüy bitti.

Ama tabii hala bazen çaba yazdıklarımı ben illa kitapta yayınlatayım, gazetede çıksın veyahut albüm yapayım, platinum'a yolu olsun oluyorsa bunun için gerekli mercilerin kıçını öpmeye devam etmek gerek. Bunu kendine yediremeyen ben ve benim gibi insanlar da belki de asla ve asla okuyucu sayısı babında 30'a ulaşamayacak olsak bile yılmadan, fakir ama gururumuzla yazıciiz.

Internet Baba bizi kolluyor ve seviyor.

Ben o krizin ta...


Kriz gireceği yere girdi ama zaten sürekli krizde olanlar için bu durumun ManBearPig'den bir farkı yok.
Bana kriz mriz gelmiyor. Kriz şımıriz.

Daha ne kadar krize girilebilir? Orta sınıfı istemeye istemeye terkettiğimden beri "middle class morality"den eser kalmadı.
Daha bir cahil cesareti gelişti. Varsın olsun diyorum bundan sonra.
Gelin ulan, canımı mı alacaksınız bundan sonra?

03 Şubat 2009

Metaforlar içinde boğulan Tomi ve söylenen şeyi doğrudan anlamasını bilen Telva.

Tomi bunalıma sürüklendiğini söylediğinde Telva'ya, Telva'nın buna reaksiyonu tabii ki Tomi'ye sarılıp "Tuttum!" demek olacaktı.

Veya Tomi gördüğü o postere tek kelimeyle hasta olduğunu söylediğinde, Telva hızla adaçayı hazırlayacaktı Tomi'ye.

Tomi izlediği bir filme "Bayıldım" tepkisini verdiğinde, Telva koşarak limon getirecekti buzdolabından.

Tomi yorgunluktan ölüyorum dediğinde Telva hızla CPR (suni tenefüs + kalp masajı) yapacaktı Tomi'ye, ve Tomi'nin aslında çok da sağlıklı ve gayet Telva'yla ritmdaş kalbi hayata veda edecekti.


İletişimin önemi adlı yazıydı bu da. Başta bir takım şirinliğe sebep olabilecek yanlış anlaşılmaların, ilerleyen zamanlarda fatal sonuçları olabilir.

Bu yüzden iletişime önem verelim. Romeolar ve Jülyetler iletişimsizlikten öldü. Bunu da bilelim.

30 Ocak 2009

Dehşet tüneli

Küçükken duyduğumda beni dehşete düşüren bazı kalıplar, deyimler, isimler, sözcükler, şarkılar, fıkralar, karakterler, toplumu bilinçlendirici reklamlar oldu:

Beceren Otel
"...sittin sene..."
"tencere dibin kara benimki senden kara"
"...yemiş yemiş bitirmiş, akşama sancılar basmış..."
"...telefonun delikleri içinde..."


ve bir fıkra:

"Bir kadın varmış, bara gitmiş. Barmene demiş ki "Bana bir Efes". Kadın içmiş içmiş sarhoş olmuş. Barın müdavimlerinden bir adam bunu fırsat bilmiş ve ablayı dikmiş. Abla uyandığında hiçbir şey hatırlamıyormuş ve malum bölgesinde bir ağrı varmış. Ertesi gün yine gitmiş ve yine efes istemiş. Yine aynı hikaye. Bu birkaç kez bu şekilde devam etmiş. En sonunda gitmiş ve demiş ki "barmen! bana bir tuborg! Efes ağrı yapıyor..."

ve o reklam:

- beyefendi neden emniyet kemeri takmıyorsunuz?
"sıkıyor be abiiee..."

bir sonraki karede adam ölmüştür ve ruhu gökyüzüne uçmaktadır.
Ruh:
"sıkıyo be abiii... uuuu...."

27 Ocak 2009

True Blood (ya da Vampire Bill)

Anna Paquin Golden Globe aldı bu yıl. En iyi kadın in TV-Series filan feşmekan.

Anna hamfendüyü Rogue olarak tanıdık. Bazıları da Ruj olarak tanıdı.

Bu yıl ödüllendirilmesine neden olan dizinin adı True Blood.

Amerika'nın en has güneyli aksanının konuşulduğu, kızların kısacık elbiseler giydiği, erkeklerin redneck olduğu, kariyer olarak garsonluk ve inşaat işçiliğini benimsemiş bir sürü insan var bu dizide. Başrolde Anna, yani Sookie Stackhouse, kendisi Merlotte's adlı mekanda çalışan telepatik bir garson. Evet, telepatik. Kendisi bir bakire. Kendisi "aylav aevrıtın" diye konuşmakta. Dişleri ayrık, sarı saçlı, kıçı ilgi topluyor.


Tüm bu baybay güneyli yaşamının yanısıra bir de diziyi şu anda bulunduğu statüye yükselten bir vampir durumu var. Vampirler mainstream'e oynuyorlar bu dizide. Tıpkı zamanında Afro-Amerikalı vatandaşların oy kullanamama sorunu, beyaz çocuklarla aynı okula gidememe durumu gibi bir çok ırkçı problemi şimdi vampirler yaşıyor. Vampirler de söz hakkı istiyorlar, vampirler de insanlarla evlenebilmek istiyorlar, vampirler de insan gibi yaşamak istiyorlar. Tabii hepsi değil, arada ayrıkotu diye adlandırabileceklerimiz de bolca mevcut. Mainstream'e gidebilmelerinin sebebi ise Japonya'da üretilen, insan kanına özdeş Tru-Blood içeceği. 0 rh, a rh gibi çeşitleri de var. Bill 0 rh+ seviyor.


Şimdi, bir yanda güneyliler, bir yanda vampirler var. Bir de ana eksenimizde Sookie ve Vampir Bill'in aşkı var. Vampir Bill de güneyli ama ölürken buna bir karizma, bir bakış, bir ten rengi bir üzerine atlanabilirlik bahşedilmiş ki, Sookie'yle bunlar karşılaşır karşılaşmaz aşk kaçınılmaz oluyor. Tabii ben anlamıyorum neden sadece Sookie, oradaki her kadının yerlerde sürünüyor olması gerekirdi onu görünce.


Ben bu diziyi çok sevdim. 18+ bir dizi. Yoğun şekilde şiddet, din, seks öğeleri birbirien giriyor.
Ben bu diziyi çok sevdim, Vampir Bill var çünkü.

Vampir Bill, ımm nasıl anlatsam, böyle kadını tuttu mu omzundan, öpen bir vampir.
30-35 yaşında falan gösteriyor ama 135 yaşında sanırım. (173'müş)
Hem olgun, hem karizmatik, valla yeme de yanında yat.
Aynı zamanda sevdiği kızın başı dertteyse hemen gelişmiş duyularıyla olayı hissedip hızla kızın yanında bitiyor, güven veren bir vampir.
Ayrıca toprağın içinden çıplak çıkıp sevdiği kızın üstüne atlıyor tam bir hayvan gibi. Primitif. Düşün yani, toprağın içinden.

Yani nasıl özetleyebilirim, vampir Bill, sokakta beyefendi, yatakta orospu.


Resmini de koymalıyım öyle değil mi?


22 Ocak 2009

Öyle değil mi sahiden?

Hani kıro erkek pistir, fenadır, magandadır da...
Asıl kıro kadın hiç çekilmez.

Peki ya KIRO GAY?

19 Ocak 2009

Rrraptir benim adım

Yollar yollar, yo, yo
Karim gelsene buraya, rap yapıyoruz haydi,
Karim trafikte kalmış,
Musa sen gel, Musaa işte mc one two, check,
Musa haydi konuştur rrrap'ini!


Benim adım Musa,
Eşiliğe inanıyor, komünizmden uzak duruyorum,
Bir gün bana da para gelecek, günlerimi sayıyorum
Obama başkan oldu, cumhuriyetçilere kapak oldu,
Yıllarca beni ezenlere artık hareket çekiyorum.

Söz Toyberk'te! One, two, fiki bauu!

Adım Toyberk, ilkokuldan terk
Rengim beyaz, kalbim siyah yaşıyorum
Rap yapmak için siyah olmak şarttır diye biliyorum
Rap yapmak için mücevher de şarttır bildim diye
50 cent'in bana kolye almasını diliyorum

Benim adım Karim, trafiki, fiki trafiki,
Sokağa çıkıyorum, gelen geçeni eleştiriyorum
Kırmızı ışıkta durmayan yayaları ezip geçiyorum
Sonra ben de kırmızı ışıkta geçiyorum
Kornaya basan arabalara küfrediyorum.

Dünyanın tüm mc'leri birleşsiiiiin!
Çünkü benim yaptığım rrrap'tir,
ve rrrap polisi s.kmektir.

Fuck, fuck, fuck, fuck the police!

14 Ocak 2009

Başlık bulamadım o denli içsel bir mevzu

Sevgili Arın kardeşimin "Avrupa'nın Patlayan 11'i" yazısına bir reaksiyon olarak söylemek istediklerim var.

Evet, PES görünce 0-12 aralığına dönen bir takım arkadaşlarımızın, aile üyelerimizin oluşturduğu bir jargon, bir yaşam sevinci var, peki ya arkada kalan "bizler"in oluşturduğu jargon nedir, yaşam sevinci nasıldır, peki ya hisler?

Öncelikle evimize kırk yılda bir gelip "Sabaha kadar PES oynayalım" diye giren arkadaşları ben sevmiyorum. Evet evet, sevmiyorum. Destur de önce. Kafanda kırılır o PES günün birinde. Böyle yapmadıkları zaman severim bir gün. Belki o da.

Ardından Ankara'da PES bıkbığımdan sakınmak için özel olarak geliştirilmiş "şifreli konuşma eylemi"nden başta hazzetmiyordum, şimdi şirin geliyor. Tıpkı tekerlek içinde aralıksız dönen bir hamsterın yorulup tepetaklak döndüğündeki gibi şirin. Ya da göt üstü düşen 6 aylık bir bebek şirinliğinde.

Fakat en uyuz olduğum şey bir galon insan salonda toplanıp pür dikkat PES oynarken (Get a job, sir, get a job) önlerinden geçmek zorunda kalabiliyorum insani ihtiyaçlarımdan ötürü. Ama bu durumlarda öyle tepkiler aldım ki, artık uyuzluk olsun diye geçiyorum. Vallabilla. Bir sağa bir sola. Oh.

Hele hele nefret ettiğim bir başka şey de "Bu maç bitsin, gelicez" fenomeni. Yaa? Dünkü bok...

Takıldığım bir başka husus var: "O KADAR UZUN UZATMA MI OLUR BE?" Maça oranla öyle bir uzatma görmedim ben. 24 yıllık futbol sevmeyeniyim.


Ha, bu kadar nefret etmeme rağmen yine PES'le ilgili en iyi jargon benden geliri belirterek; ÇIKARDİNHO diyerek yazımdan uzaklaşıyorum.

08 Ocak 2009

Yuvarlak zımbırtılar içgörüsü

Bu yuvarlak mevzusunun temeli kalkan balığı üzerindeki butonlardan şekillendi.
O da bir garip.
Onda da bir öğürtücü öğe var.
Ne gerek var?

07 Ocak 2009

Yanyana duran minik yuvarlaklar iğrentisi

Her şey o reklamla başladı.
"Limoon! Çileek!"
-Trident Splash

Tıpta papillae adı verilen tastebuds iğrençliğini gözümüze böyle sokan (ağzımızın içine içine) bir şey henüz görülmemişti.
Reklam filmi her çıktığında gag refleksim azdı. Ekrana bakamadım. Bir nevi fobik bir durumun temellerini attım.

Derken bir gün BBC'nin sitesindeki testleri çözüyordum. DISGUST testine başladım. Aman allah orada bir diş görüntüsü var ki, bakın görün. Öyle böyle değil. 1 senedir bakmadım ama aklıma her geldiğinde öğürüyorum.

Ve dün gece...
Suçsuz günahsız bir Güney Afrika meyvesi tutuşturuldu elime.
Göz göze geldim.
...
Gelmez olaydım.
Dışı aynen öyle pütür pütür yuvarlaklardan oluşmuş, adeta cehennemden gelen bir piç. Erik boyunda bir şey.

İçi güzel dediler, soydurdum dışını.

Çok afedersiniz ama koç yumurtası kıvamında insan yumurtası büyüklüğünde beyaz, bir organizmaya benzer bir şeyi elime aldım ben. Yedim abi bir de.

Yedim onu ben. Yüreğimde bir sızı.

Moist

Moist, moist, moist, moist, moist

06 Ocak 2009

Yemekteyiz hayalim

Konuklarım gelir.

Alttan kapı ziline basarlar, aşağının kilidini açarım, evin kapısını da aralık bırakır içeri otururum.

İçeri girerler, "Ayakkaplarınızı çıkarın" diye bağırırım oturduğum yerden.

Hatta "Aa Sami, ayakkabılarını çıkarmadınsa, aşağıdan bir siyah içecek kap da gel" derim.

Beyhude Hanım "Ayh montumuzu koyacak yer..." derken "Girişe as onu" diye yanıtlarım.

Masaya çağırırım. Simit alkışlarla yaşayan bir kedi olduğundan bacaklara atlar.

Müptela Hanım "A kedi tüyü hiç hejyan değil" derken "Çok rahat bir evsahibiyim ben. Simit tencerenin içinde dolaşır, burası onun evi" diye cevap veririm hızla.

Masanın karşısına banner asmışımdır, böyle dev puntoda "Misafir umduğunu değil bulduğunu yer" yazmaktadır. Misafirler kafalarını kaldırdıkları anda o yazıyla karşılaşır hep. Ya o banner, ya da yemek. Seçim onların.

Bir tencere makarnayı koyarım önlerine. "Ben yemeksepeti'nden yedim, aç değilim, yiyin siz, az var ama fıstık ezmesi ve reçel var, onu yersiniz doymazsanız" derim.

Neyse tabii doymazlar. Bunlar mutfağa gittiğinde siyah içeceklerinin içine basarım uyku hapını hemen. Uyuduklarında çok üzgünüm ama onları çoktan Bağcılar'da tutacağım bodrum katına götürmüşümdür. Tüm dünyayla bağlantılarını kesmişimdir. Aç kalmışlardır tabii bunlar.
"Aç kaldım valla hiçbir şey yiyemedim"

Son bir kez daha tribünlere oynadım. "Valla çok stresliymiş, şimdi anladım"
Açlık sürer. Birbirlerini yerler.
Ohş.

THE END

Keko Badge

Bazen bir grup çıkar gelir mesela, seversin, baştacın edersin, hiç popüler olmamasına rağmen arkadaş meclisinde kayda değer bir prestiji vardır.
Ezik ezik myspace'ten takip edilir maksimum.

Bizim zamanımızda myspace mi vardı, kaset doldururduk, kaseeet. Kalemle sarardık bazen o kasetleri. Mesela çocukken hatara-kazara bir Teoman kasedi almışlığım vardı. Bir gün şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda dinlerken walkman'in pili bitmeye yüz tuttu.
Teoman'ın böğünüşleri yetmiyor gibi bir de pil bitme efekti eklendi o sese. Of of. Hala unutmam, "höaağuu poapoatttıtıtı yaa"

Diyordum ki myspace yoktu, kaset vardı, bir de tabii canlı performans vesaire. Ortaokuldayken ne canlı performansı. Bizim zamanımızda öyle ortaokulda gece dışarı çıkayım, şu konseri izleyeyim yoktu. Kırardık kıçımızı, otururduk. Ailemizin plak veyahut kaset koleksiyonundan ilgimizi çekebilecek sanatçılarla başladık "Yabancı Müzik" dinlemeye. Ya da doğdumuz andan itibaren dinletilirdik.

Mesela ben sırf bu yüzden the Beatles dinleyerek büyüdüm. Oh ne de iyi olmuş.
Ama mesela sırf öteki yüzden de bir Wham kasedi, ilk hatmettiğim albüm oldu. Severim George Michael bu sebepten.

Sonra MTV çıktı bizlerde de, ne oldu, oturduk Spice Girls dinledik bir süre keko gibi. Bunu da herkes yaptı. Ezberlendi o şarkılar. Erkekler bir Spice seçti fantezileri süsleyebilecek, kızlar da bir Spice seçti özdeşleşilebilecek. Lanet olasıca ortaokul günleri. What if ortaokul günleri was one of us.

Ortaokul keşif süresi olduğu için Metallica falan da büyük ihtimalle bu dönemde başladı. Ben daha Aerosmith insanıydım.
İddia makamı:Güzel kızlar Aerosmith dinler çünkü!

Kısacası bizim zamanımızda kekoluktan kekoluk beğendik. Elimize geçen her kasete totem muamelesi yaptık. Değiştirdik onları aramızda, sonra hiç olan kasetler oldu tabii, arkadaşlıklar bitti bu uğurda.

PS: Dayak yemek ister gibi bir yazı stiliydi. İnsan sabrını ölçen bir çalışma oldu. Çalışmamda grotesk bir tat yaratmak istedim. Bütün yazı boyunca bir tokat hayal ettim, iz bırakan, kitleleri peşinden sürükleyen. Kitle imha tokadı.

05 Ocak 2009

02 Ocak 2009

Gerizekalılar

Atasözlerini sevip, sayıp, anlamayıp, onları baştacı yapanların dairesinde bu hafta;

-Ayağını yorganına göre uzat:
Uzat, uzat ki, Simit ya da Simit karakterli başka bir birey yorgandan milim taşmış ayak parçanı taciz etmesin sabah-akşam.

-Damlaya damlaya göl olur:
Gece musluğu açık bırakırsan lavabo dolabilir, taşabilir, evyenin üzerinde sığ bir göl oluşabilir belki.

-Ateş düştüğü yeri yakar:
Ateş, hoyrunun üstüne düşerse kimse kalkıp almaz, yardım etmez, sadece seslenir, hoyrunun bacağı yandığıyla kalır.

-El atına binen yaya kalır:
CCoşkun, DCoşkun'u Akay'ın arabasıyla Publicis Yorum'a bırakmaya çalışırken benzin göstergesine güvenirse, çekici beklemekle yükümlüdür.

-Ev danasından öküz olmaz:
Evde oturan biri maksimum dana olabilir, ama öküz olamaz. Öküzlük yoktur hamurunda.

-Kedinin usluluğu sıçan görünceye kadar.
Kediyi tuvalete almamak lazım. Alırsan rezervuara, lavaboya, ne bilim küvete atlayabilir, dergiye, gazeteye atlayabilir, kafana atlayabilir, dizine atlayabilir, bir yerlerden kendini atabilir. Yapabilir bunu.

-Komşu komşunun külüne muhtaçtır.
Alt komşu gürültüden ne kadar şikayet ederse etsin, bir gün kapıya adımızı yazsana diyebilir.

19 Aralık 2008

Tina Fey Superstar


Çok iyisin kadın...

15 Aralık 2008

Bugün The Big Lebowski'nin 3929. gündönümü

Haydi bu kutsal günü The Big Lebowski'den en sevdiğimiz replikleri kendimizce Türkçeye çevirerek kutlayalım.

(Heehey! Gimliii)

Herkes en sevdiği repliği yazsın, sonra bu replikleri toplayayım ben, bir şiir kitabı olarak derleyeyim, sonra Pelin Batu kâfiyelerin yerinde olmasına özen göstersin, Bedri Baykam illüstrasyonları üstlensin, Tom Cruise da dinen bir mahsuru var mıdır onu araştırsın.


Yaptığımız bu eklektik çalışmayı Bienal'de sergileyelim.


Biliyorsunuz, tanıdıklarım var...

Örnek:
Sometimes you eat the bar and sometimes the bar, wal, he eats you.
Bazen gofreti sen yersin, duva(r), bazen de gofret seni yer.