Sene 1986...
Galatasaraylı bir baba ve oğlu konuşmaktadır...
Baba baba, bir şey soracağım.
-Sor oğlum, oğlumsun.
O değil de baba, ben 14 yaşındayım, koltukaltı kıllarım çıktı, sesim de kalınlaştı, hayvan kadar adam olmak üzereyim, ama anlamadığım bir şey var... Şampiyonluk nedir baba?
-?
Ben hiç şampiyonluk yüzü görmedim baba. Şampiyonluk nedir bilmedim. Bana şampiyonluğu öğret baba!
09 Mart 2009
Bilen Oytun'dan al haberi
Beklenen an geldi:
Rock Band'den aşina olduğumuz Harmonix, MTV Games ve hedesi the Beatles oyunu yapmışlar!!!! Eylül'de piyasada olacak. Düşünün yani, koca bir Rock Band gibi koca bir Beatles oyunu olacak. Zaten arada tek tük Beatles şarkılarıyla olmazdı o iş. Hakketikleri saygıyı göstermişler. Tebrik ediyorum, tebrik ediyorum. Caner'e selam ediyorum.
Rock Band'den aşina olduğumuz Harmonix, MTV Games ve hedesi the Beatles oyunu yapmışlar!!!! Eylül'de piyasada olacak. Düşünün yani, koca bir Rock Band gibi koca bir Beatles oyunu olacak. Zaten arada tek tük Beatles şarkılarıyla olmazdı o iş. Hakketikleri saygıyı göstermişler. Tebrik ediyorum, tebrik ediyorum. Caner'e selam ediyorum.
Çevirinin önemi ve muhterem insan Aziz Nesin
İngilizce'den Türkçe'ye doğrudan çevirinin azizliklerine uğramayan bir deyim olmayagörsün. Dilimize düşer vallahi.
Demirtaş Ceyhun, Asılacak Adam: Aziz Nesin kitabında Aziz Nesin'le olan anılarını anlatıyor. Aziz Nesin'i sevip sayanların kesinlikle okuması gerek; neredeyse yüzyıllık sıradışı olaylar; bir savcının sürekli Aziz Nesin'i astırmaya çalışması, Madımak infazında olan bitenler, Marko Paşa, 20. yüzyıl Türk Edebiyat tarihi, Aziz Nesin'e ecnebilerin bizden bin kat daha sahip çıkması, Aziz Nesin cimri midir'in cevabı, ve daha bir çok merak ve hayranlık uyandıracak şey.
Kitabın son sayfalarında çevirinin edebi eserin değerini yok ettiği mevzusuna Aziz abi'yle olan anılarından bir örnek vermiş Demirtaş Ceyhun. Gorki'nin hatırlamıyorum hangi eserinin Türkçe çevirisini okumuş Aziz Nesin. Türkçe'ye çevirenler de Rusça'ya pek hakim olmayan genç kişilermiş büyük ihtimalle. Eserin bir bölümünde mezarlıktan döndükleri anlatılıyormuş karakterlerin. Şöyle bir cümle varmış;
"Sıfır numara tramvayla eve döndük."
Aziz Nesin merak etmiş; sıfır numara tramvay nedir, böyle bir tramvay numarası mı vardır vesaire. Meğer Rusça'da bizdeki "tabanvay"ın karşılığı "sıfır numara tramvay" imiş.
Başka bir anı da Aziz Nesin'in bir eseri yabancı bir dile çevirilirken olmuş: Aziz Nesin eserin bir yerinde "Bizim Köroğlu" deyimini kullanmış (eş, karı demek). Bunu çeviren adam da doğrudan çevirmiş, bir de asteriksli not düşmüş;
* 16. yüzyılda yaşamış bir halk kahramanı ve şairi.
(Bu arada Aziz Nesin'in Zübük romanı Almanca'ya çevrilirken Zübük kelimesini Zübük diye bırakmışlardır Alman toplumunda zübük karakteri olmadığı için. Dolayısıyla o dönem Almanca'ya "Zübük" kelimesi duhul etmiştir)
Bu yüzden çeviri, çeviri değildir, çeviri aslında adaptasyon olmalıdır. Ki anlamını yitirmesin deyimler, öyle değil mi.
Demirtaş Ceyhun, Asılacak Adam: Aziz Nesin kitabında Aziz Nesin'le olan anılarını anlatıyor. Aziz Nesin'i sevip sayanların kesinlikle okuması gerek; neredeyse yüzyıllık sıradışı olaylar; bir savcının sürekli Aziz Nesin'i astırmaya çalışması, Madımak infazında olan bitenler, Marko Paşa, 20. yüzyıl Türk Edebiyat tarihi, Aziz Nesin'e ecnebilerin bizden bin kat daha sahip çıkması, Aziz Nesin cimri midir'in cevabı, ve daha bir çok merak ve hayranlık uyandıracak şey.
Kitabın son sayfalarında çevirinin edebi eserin değerini yok ettiği mevzusuna Aziz abi'yle olan anılarından bir örnek vermiş Demirtaş Ceyhun. Gorki'nin hatırlamıyorum hangi eserinin Türkçe çevirisini okumuş Aziz Nesin. Türkçe'ye çevirenler de Rusça'ya pek hakim olmayan genç kişilermiş büyük ihtimalle. Eserin bir bölümünde mezarlıktan döndükleri anlatılıyormuş karakterlerin. Şöyle bir cümle varmış;
"Sıfır numara tramvayla eve döndük."
Aziz Nesin merak etmiş; sıfır numara tramvay nedir, böyle bir tramvay numarası mı vardır vesaire. Meğer Rusça'da bizdeki "tabanvay"ın karşılığı "sıfır numara tramvay" imiş.
Başka bir anı da Aziz Nesin'in bir eseri yabancı bir dile çevirilirken olmuş: Aziz Nesin eserin bir yerinde "Bizim Köroğlu" deyimini kullanmış (eş, karı demek). Bunu çeviren adam da doğrudan çevirmiş, bir de asteriksli not düşmüş;
* 16. yüzyılda yaşamış bir halk kahramanı ve şairi.
(Bu arada Aziz Nesin'in Zübük romanı Almanca'ya çevrilirken Zübük kelimesini Zübük diye bırakmışlardır Alman toplumunda zübük karakteri olmadığı için. Dolayısıyla o dönem Almanca'ya "Zübük" kelimesi duhul etmiştir)
Bu yüzden çeviri, çeviri değildir, çeviri aslında adaptasyon olmalıdır. Ki anlamını yitirmesin deyimler, öyle değil mi.
05 Mart 2009
Check this out
Yılları yılı hastası olduğumuz "dizi opening credits"lerini yapan ekibi bulduk!
Digital Kitchen.
Mutfağın kreatif direktörü Eric Anderson.
Yaptıkları arasında; Six Feet Under, Nip/Tuck, Dexter, True Blood, House'ın girişleri falan var. Beğendiklerim de bunlar zaten.
(Kendilerine şu mail'ı atmaktan döndüm: "I just called to say I love you"
Bir gün olur da yolum oraya düşerse isteği üzerinden)
Digital Kitchen.
Mutfağın kreatif direktörü Eric Anderson.
Yaptıkları arasında; Six Feet Under, Nip/Tuck, Dexter, True Blood, House'ın girişleri falan var. Beğendiklerim de bunlar zaten.
(Kendilerine şu mail'ı atmaktan döndüm: "I just called to say I love you"
Bir gün olur da yolum oraya düşerse isteği üzerinden)
03 Mart 2009
Güzellik göremeli bir kavramdır.
Ben bir kadınım ve tüm erkekler çiçektir. Ahah. Hayır.
Sevgililerimizin yakışıklılığını safdışı ederek girişeceğim bu yazıya şöyle başlamak istiyorum;
Johnny Depp. Evet, yakışıklıdır. Kimse de bu adama çirkin diyemez.
Ama bazı kadınların ısrarla fikir birliği sağladıkları bazı adamlar var: George Clooney, Russell Crowe, Matt Damon. Matt Damon mı? People dergisi tarafından yaşayan en seksi erkek falan seçiliyor bu adam. Kadınlara sorduk, cevap alamadık. Yine de seksi. Tamam. Şimdi bir de daha gençlere yönelik Robert Pattinson diye bir ergen türedi. Yamuk o da, bildiğin yamuk işte.
Dün tam da sevgilimle oturmuştuk ve ben kendisine zorla imdb'den yakışıklı erkek fotoğrafları göstermeye çalışıyordum. Çünkü o esnada erkeklerin hemcinslerine yakışıklı diyebilme kriterleri üzerinde bir araştırma yapıyordum.
Sorularımı cevaplamaya çalışırken bir yandan maç tekrarlarını izleyerek erkeklik onurunu korumaya çalışıyordu.
Bu yakışıklı mı?
Gider mi?
10 üzerinden kaç veriyorsun?
Peki ya bu?
falan derken bir adamın yakışıklı olduğunda bizim de bir fikir birliğimiz olabildi sonunda. Fakat yine de benim pel tuttuğum bir yakışıklı değil. Mesela bu adam da True Blood'da şerif vampir, Bill'in ve o bölgedeki vampirlerin üstü, bu arada boyu da 190'ın üstünde sanırım, çok yapılı bir insan, Allah sevdiğine bağışlasın, büyükçene bir insan :

Bu da 90'larda isveç'te en seksi erkek seçilmiş. Sonra birkaç fotoğraf daha ileriye gittik, aynı vatandaşın bu sefer şöyle bir fotoğrafını gördük;

Kız gibi çocukmuş aslında. Adını Aysun koyduk. Gerçek adı Alexander Skarsgård.
İş, google arama çubuğuna "swedish guys" yazmama ve görsellere bakmama kadar uzadı.
Neyse bundan sonra sevgilimi konuya pek dahil edemedim zaten.
Bir de erkeklerin yakışıklı bulduğu "bazı" adamlar var ki onu da hiç anlamam.
Mesela Trent Reznor. Mesela Lenny Kravitz. Bunların ortak özelliği kaslı olmaları.
Hiç alakası bile yok bence. Kralı gelse alamazlar seni.
(Bu konuda gözü ve kalemi çok kuvvetli olan Vic Vega'nun insightful görüşlerini de pek merak etmekteyim doğrusu)
Son Söz: Ben güzele güzel derim güzel benim olsa da olmasa da ama herkesin kendi erkeği en güzeldir.
Sevgililerimizin yakışıklılığını safdışı ederek girişeceğim bu yazıya şöyle başlamak istiyorum;
Johnny Depp. Evet, yakışıklıdır. Kimse de bu adama çirkin diyemez.
Ama bazı kadınların ısrarla fikir birliği sağladıkları bazı adamlar var: George Clooney, Russell Crowe, Matt Damon. Matt Damon mı? People dergisi tarafından yaşayan en seksi erkek falan seçiliyor bu adam. Kadınlara sorduk, cevap alamadık. Yine de seksi. Tamam. Şimdi bir de daha gençlere yönelik Robert Pattinson diye bir ergen türedi. Yamuk o da, bildiğin yamuk işte.
Dün tam da sevgilimle oturmuştuk ve ben kendisine zorla imdb'den yakışıklı erkek fotoğrafları göstermeye çalışıyordum. Çünkü o esnada erkeklerin hemcinslerine yakışıklı diyebilme kriterleri üzerinde bir araştırma yapıyordum.
Sorularımı cevaplamaya çalışırken bir yandan maç tekrarlarını izleyerek erkeklik onurunu korumaya çalışıyordu.
Bu yakışıklı mı?
Gider mi?
10 üzerinden kaç veriyorsun?
Peki ya bu?
falan derken bir adamın yakışıklı olduğunda bizim de bir fikir birliğimiz olabildi sonunda. Fakat yine de benim pel tuttuğum bir yakışıklı değil. Mesela bu adam da True Blood'da şerif vampir, Bill'in ve o bölgedeki vampirlerin üstü, bu arada boyu da 190'ın üstünde sanırım, çok yapılı bir insan, Allah sevdiğine bağışlasın, büyükçene bir insan :
Bu da 90'larda isveç'te en seksi erkek seçilmiş. Sonra birkaç fotoğraf daha ileriye gittik, aynı vatandaşın bu sefer şöyle bir fotoğrafını gördük;
Kız gibi çocukmuş aslında. Adını Aysun koyduk. Gerçek adı Alexander Skarsgård.
İş, google arama çubuğuna "swedish guys" yazmama ve görsellere bakmama kadar uzadı.
Neyse bundan sonra sevgilimi konuya pek dahil edemedim zaten.
Bir de erkeklerin yakışıklı bulduğu "bazı" adamlar var ki onu da hiç anlamam.
Mesela Trent Reznor. Mesela Lenny Kravitz. Bunların ortak özelliği kaslı olmaları.
Hiç alakası bile yok bence. Kralı gelse alamazlar seni.
(Bu konuda gözü ve kalemi çok kuvvetli olan Vic Vega'nun insightful görüşlerini de pek merak etmekteyim doğrusu)
Son Söz: Ben güzele güzel derim güzel benim olsa da olmasa da ama herkesin kendi erkeği en güzeldir.
02 Mart 2009
Love is...
Aşk bir spor, Hakan Şükür bir santrfor.
Aşk bir bülten, yok mu gıdısını elleten.
Aşk bir alçıtaşı , aç kapıyı bezirganbaşı.
Aşk bir damat, yeni bir kelime olarak bocurgat.
Aşk bir sürrealist, İstanbul'da bir sürrealist.
Aşk bir bülten, yok mu gıdısını elleten.
Aşk bir alçıtaşı , aç kapıyı bezirganbaşı.
Aşk bir damat, yeni bir kelime olarak bocurgat.
Aşk bir sürrealist, İstanbul'da bir sürrealist.
18 Şubat 2009
Baki Bülbüloğlu

Gök mavisi gözleri
İğrenç sarı ceketi
Top pembesi yanaklarıyla
Baki Bülbüloğlu'dur onun adı
Masumca kemik kemiren bir köpek
Sakin sakin mırlayan bir kedi
Eğer bunlar dükkanın önündeyse
Baki Bülbüloğlu basıyor tekmeyi
Spor olsun diye çırağını azarlar
Çırak siparişteyse telefon eder, oradan azarlar
Evde cep, işte ev telefonu kullanır
Baki Bülbüloğlu'dur o, ne yapsa yeridir.
17 Şubat 2009
Gelgelelim bunun mesleki bir yanı da var...
Campfire NYC diye adından da belli olduğu üzere New York'lu küçük kadrolu bir ajans ve HBO'nun ortaklaşa bir çalışmayla tanıtımını yaptığı True Blood dizisi, benim ileride mesleki anlamda ulaşmak istediğim noktayı anlatıyor.
Aslında reklamcı olmak için "o" ürünü sevmek, içselleştirmek, benimsemek şart değil. Ama ben pek reklamcı olmadığımdan mıdır nedir, ya da kendimi öyle bir lüks içerisinde gördüğümden midir nedir, gerçekten can-ı gönülden bağlanabileceğim bir şeyi tanıtmak isterdim. Ve hatta onu da
NUMERO BİR haline getirirdim:
Tıpkı True Blood için yapılmış işler gibi.
Anafikir belli: Vampirlerin olduğu, olduğunun kabullenildiği, yalnız hak ve hukuk anlamında bu kabullenmenin henüz tam olarak gerçekleşmemiş olduğu bir dünya yaratmak.
Bu ütopyaya ket vuran: Vampirler vahşidir ve insan kanı ile beslenirler.
Desteğimiz: Tru-Blood içeceği! (doğala özdeş sentetik kan, japon malı)
Tru-Blood'ın ne dediği, ne verdiği, marka stratejisi oluşturulur, ilanlar hazırlanır. Ve hatta buna bir websitesi de yapılır. Ve hatta hatta tv filmleri de yapılır "Le sang de la passion" mesela. Bunları youtube'dan izleyebilirdik ama youtube nerde? Çok merak edenler yine youtube'a girip "True blood ad" yazabilirler arama çubuğuna, ben beğendim.


Billboard'lar doldurulur, sokağa taşınır bir hayli vampir iletişimi. Ana fikri: Equal rights for vampires'dır. Ayrıca bir websitesi de yapılır vampir dünyasından son gelişmeleri anlatmak için. Bir hayli politiktir tabii bunlar aynı zamanda. Hatta eşcinsel evlilikleri için resmen savaşıldığı bir döneme cuk oturmuştur:

Tüm bu hak-hukuk savaşının yanında vampirlerin de sosyalleşme istekleri düşünülerek bir vampire-human dating site yapılır. Buradan eligible ve promising young vampirlerle tanışma fırsatı bulunur.

Tabii ortada vampirleri mainstream'e sokma çabası olurken buna karşı çıkan bir takım Katolikler olmayacak mıydı? Tabii ki olacaktı, ve onların da Fellowship of the Sun diye bir karşı grubu olacaktı. Logolarından da anlaşılacağı üzere oldukça dandik bir topluluktur
Şimdi Tru Blood için yapılmış çeşitli outdoorlardan ve değişik çalışmalardan örnekler:
Amerika'da oturuyor olsak posta kutumuza Tru-Blood sample'ı gelebilirdi. Evet, bu gerçekten dizi başlamadan önce insanları dumur eden bir uygulama şeklinde gerçekleşti.

Bu mecraya "raket" deniyor. Yine Amerika'da yaşıyor olsaydık Turkcell yerine bunu görüyor olabilirdik.

Aslında Fransa'da yaşasaymışız ve metroya binseymişiz de görürmüşüz.

Bu da yine vampirleri koruma ve geliştirme vakfının düzenlediği bir aktivite.

Came out, come out, come out of the closet.

Ümit Bakkaliye'nin camında bunu göremeyiz.

Görmemiş olanlar varsa buyrun buradan.
Yalnız ben hbo'nun sitesindeki merchandise'ı biraz zayıf buldum. Diğer tanıtımları bu kadar cool yapmışlar, t-shirt falan için lap diye true-blood yazıp basmışlar. Düzgün yapın, alalım diyorum.
Aslında reklamcı olmak için "o" ürünü sevmek, içselleştirmek, benimsemek şart değil. Ama ben pek reklamcı olmadığımdan mıdır nedir, ya da kendimi öyle bir lüks içerisinde gördüğümden midir nedir, gerçekten can-ı gönülden bağlanabileceğim bir şeyi tanıtmak isterdim. Ve hatta onu da
NUMERO BİR haline getirirdim:
Tıpkı True Blood için yapılmış işler gibi.
Anafikir belli: Vampirlerin olduğu, olduğunun kabullenildiği, yalnız hak ve hukuk anlamında bu kabullenmenin henüz tam olarak gerçekleşmemiş olduğu bir dünya yaratmak.
Bu ütopyaya ket vuran: Vampirler vahşidir ve insan kanı ile beslenirler.
Desteğimiz: Tru-Blood içeceği! (doğala özdeş sentetik kan, japon malı)
Tru-Blood'ın ne dediği, ne verdiği, marka stratejisi oluşturulur, ilanlar hazırlanır. Ve hatta buna bir websitesi de yapılır. Ve hatta hatta tv filmleri de yapılır "Le sang de la passion" mesela. Bunları youtube'dan izleyebilirdik ama youtube nerde? Çok merak edenler yine youtube'a girip "True blood ad" yazabilirler arama çubuğuna, ben beğendim.
Billboard'lar doldurulur, sokağa taşınır bir hayli vampir iletişimi. Ana fikri: Equal rights for vampires'dır. Ayrıca bir websitesi de yapılır vampir dünyasından son gelişmeleri anlatmak için. Bir hayli politiktir tabii bunlar aynı zamanda. Hatta eşcinsel evlilikleri için resmen savaşıldığı bir döneme cuk oturmuştur:

Tüm bu hak-hukuk savaşının yanında vampirlerin de sosyalleşme istekleri düşünülerek bir vampire-human dating site yapılır. Buradan eligible ve promising young vampirlerle tanışma fırsatı bulunur.

Tabii ortada vampirleri mainstream'e sokma çabası olurken buna karşı çıkan bir takım Katolikler olmayacak mıydı? Tabii ki olacaktı, ve onların da Fellowship of the Sun diye bir karşı grubu olacaktı. Logolarından da anlaşılacağı üzere oldukça dandik bir topluluktur
Şimdi Tru Blood için yapılmış çeşitli outdoorlardan ve değişik çalışmalardan örnekler:
Amerika'da oturuyor olsak posta kutumuza Tru-Blood sample'ı gelebilirdi. Evet, bu gerçekten dizi başlamadan önce insanları dumur eden bir uygulama şeklinde gerçekleşti.

Bu mecraya "raket" deniyor. Yine Amerika'da yaşıyor olsaydık Turkcell yerine bunu görüyor olabilirdik.

Aslında Fransa'da yaşasaymışız ve metroya binseymişiz de görürmüşüz.

Bu da yine vampirleri koruma ve geliştirme vakfının düzenlediği bir aktivite.

Came out, come out, come out of the closet.

Ümit Bakkaliye'nin camında bunu göremeyiz.

Görmemiş olanlar varsa buyrun buradan.
Yalnız ben hbo'nun sitesindeki merchandise'ı biraz zayıf buldum. Diğer tanıtımları bu kadar cool yapmışlar, t-shirt falan için lap diye true-blood yazıp basmışlar. Düzgün yapın, alalım diyorum.
16 Şubat 2009
Oyun Dünyası
counterstrike'a başladığım anda kadın dünyasına büyük bir suç işleyeceğimi hissediyorum. hemcinslerim beni köy meydanında ateşe verecekler alimallah.
zaten "oyunlar" hususunda cinsel kimliğimin tamamen mercedes benz logosuna benziyor oluşu iki cins tarafından da dışlanmama sebep oluyor.
dönemem sağa sola abi ben öyle. hele yeni nesil mouse'la açıyı kontrol etme zorunluluğu bana gelmiyor. kaldı ki tomb raider'da bile nereden çıktığı belli olmayan bir danua bir gün beni ağlatmıştı. o doomtipi oyunlar imkansız.
ama bir yandan turn based strategy'ye verdiğim gönlümü yatıştıracak bir oyun bulamıyorum. şu aralar. o kadar dandik bir oyun dünyasındayım ki. bir ara sürekli flash oyunu oynadım sıkıntıdan. sims oynuyorum şimdi, evlatlık çocuk alıyorum angelina jolie misali. vampir abi kardeş var.
13 Şubat 2009
Amelie gibi uyanıp, uykuya Christian Bale gibi gitmek
İş hayatına mensup bir birey bunu abartısız her gün yaşayabilir.
Bu gün yeni bir gün diye uyanıp 1 saat sonra depresif olabilir.
Gün içinde yaşanan olaylar sonucu hayatından soğuyabilir.
Creep adlı şarkıya gereksiz anlamlar yükleyebilir.
Mezun olurken hayaller neydi, ne oldu.
2 sene geçmişti ve güllerim solduydu.
Bu genç yaşımda çarpıntı sahibi oldumdu
Mızıl mızıl bir bireydim ve ellerim titriyordu
Gönül isterdi ki hep Amelie gibi tasasız görünmeyi
Fakat durmuyor deli gönül, çağlıyor deyu deyu
Aman tanrım yoksa şarkıyı karıştırıyorum mu?
Yemişim doğrusunu, yeter ki onursuz olmasın iş gücü
Christian Bale, anlıyorum seni.
Her gün içimde patlıyor you fuckin' prick sözleri
Bende olaymış sendeki hollywood forsu
CİYAK!
Bu gün yeni bir gün diye uyanıp 1 saat sonra depresif olabilir.
Gün içinde yaşanan olaylar sonucu hayatından soğuyabilir.
Creep adlı şarkıya gereksiz anlamlar yükleyebilir.
Mezun olurken hayaller neydi, ne oldu.
2 sene geçmişti ve güllerim solduydu.
Bu genç yaşımda çarpıntı sahibi oldumdu
Mızıl mızıl bir bireydim ve ellerim titriyordu
Gönül isterdi ki hep Amelie gibi tasasız görünmeyi
Fakat durmuyor deli gönül, çağlıyor deyu deyu
Aman tanrım yoksa şarkıyı karıştırıyorum mu?
Yemişim doğrusunu, yeter ki onursuz olmasın iş gücü
Christian Bale, anlıyorum seni.
Her gün içimde patlıyor you fuckin' prick sözleri
Bende olaymış sendeki hollywood forsu
CİYAK!
04 Şubat 2009
Never underestimate the power of the Internet
Internet aslında bir komünikasyon birimi olsa da, aslında bir eşit dünya simülasyonu. Biz Türkiye olarak bu simülasyonda çaktık. Kafadan.
"Benim de söyleyeceklerim vardı ama söyletmediler" artık yok.
Artık yeni çaba "çıkmak"tan öte, "ayrışmak" olmalı. Dilimde tüy bitti.
Ama tabii hala bazen çaba yazdıklarımı ben illa kitapta yayınlatayım, gazetede çıksın veyahut albüm yapayım, platinum'a yolu olsun oluyorsa bunun için gerekli mercilerin kıçını öpmeye devam etmek gerek. Bunu kendine yediremeyen ben ve benim gibi insanlar da belki de asla ve asla okuyucu sayısı babında 30'a ulaşamayacak olsak bile yılmadan, fakir ama gururumuzla yazıciiz.
Internet Baba bizi kolluyor ve seviyor.
Ben o krizin ta...

Kriz gireceği yere girdi ama zaten sürekli krizde olanlar için bu durumun ManBearPig'den bir farkı yok.
Bana kriz mriz gelmiyor. Kriz şımıriz.
Daha ne kadar krize girilebilir? Orta sınıfı istemeye istemeye terkettiğimden beri "middle class morality"den eser kalmadı.
Daha bir cahil cesareti gelişti. Varsın olsun diyorum bundan sonra.
Gelin ulan, canımı mı alacaksınız bundan sonra?
03 Şubat 2009
Metaforlar içinde boğulan Tomi ve söylenen şeyi doğrudan anlamasını bilen Telva.
Tomi bunalıma sürüklendiğini söylediğinde Telva'ya, Telva'nın buna reaksiyonu tabii ki Tomi'ye sarılıp "Tuttum!" demek olacaktı.
Veya Tomi gördüğü o postere tek kelimeyle hasta olduğunu söylediğinde, Telva hızla adaçayı hazırlayacaktı Tomi'ye.
Tomi izlediği bir filme "Bayıldım" tepkisini verdiğinde, Telva koşarak limon getirecekti buzdolabından.
Tomi yorgunluktan ölüyorum dediğinde Telva hızla CPR (suni tenefüs + kalp masajı) yapacaktı Tomi'ye, ve Tomi'nin aslında çok da sağlıklı ve gayet Telva'yla ritmdaş kalbi hayata veda edecekti.
İletişimin önemi adlı yazıydı bu da. Başta bir takım şirinliğe sebep olabilecek yanlış anlaşılmaların, ilerleyen zamanlarda fatal sonuçları olabilir.
Bu yüzden iletişime önem verelim. Romeolar ve Jülyetler iletişimsizlikten öldü. Bunu da bilelim.
Veya Tomi gördüğü o postere tek kelimeyle hasta olduğunu söylediğinde, Telva hızla adaçayı hazırlayacaktı Tomi'ye.
Tomi izlediği bir filme "Bayıldım" tepkisini verdiğinde, Telva koşarak limon getirecekti buzdolabından.
Tomi yorgunluktan ölüyorum dediğinde Telva hızla CPR (suni tenefüs + kalp masajı) yapacaktı Tomi'ye, ve Tomi'nin aslında çok da sağlıklı ve gayet Telva'yla ritmdaş kalbi hayata veda edecekti.
İletişimin önemi adlı yazıydı bu da. Başta bir takım şirinliğe sebep olabilecek yanlış anlaşılmaların, ilerleyen zamanlarda fatal sonuçları olabilir.
Bu yüzden iletişime önem verelim. Romeolar ve Jülyetler iletişimsizlikten öldü. Bunu da bilelim.
30 Ocak 2009
Dehşet tüneli
Küçükken duyduğumda beni dehşete düşüren bazı kalıplar, deyimler, isimler, sözcükler, şarkılar, fıkralar, karakterler, toplumu bilinçlendirici reklamlar oldu:
Beceren Otel
"...sittin sene..."
"tencere dibin kara benimki senden kara"
"...yemiş yemiş bitirmiş, akşama sancılar basmış..."
"...telefonun delikleri içinde..."
ve bir fıkra:
"Bir kadın varmış, bara gitmiş. Barmene demiş ki "Bana bir Efes". Kadın içmiş içmiş sarhoş olmuş. Barın müdavimlerinden bir adam bunu fırsat bilmiş ve ablayı dikmiş. Abla uyandığında hiçbir şey hatırlamıyormuş ve malum bölgesinde bir ağrı varmış. Ertesi gün yine gitmiş ve yine efes istemiş. Yine aynı hikaye. Bu birkaç kez bu şekilde devam etmiş. En sonunda gitmiş ve demiş ki "barmen! bana bir tuborg! Efes ağrı yapıyor..."
ve o reklam:
- beyefendi neden emniyet kemeri takmıyorsunuz?
"sıkıyor be abiiee..."
bir sonraki karede adam ölmüştür ve ruhu gökyüzüne uçmaktadır.
Ruh:
"sıkıyo be abiii... uuuu...."
Beceren Otel
"...sittin sene..."
"tencere dibin kara benimki senden kara"
"...yemiş yemiş bitirmiş, akşama sancılar basmış..."
"...telefonun delikleri içinde..."
ve bir fıkra:
"Bir kadın varmış, bara gitmiş. Barmene demiş ki "Bana bir Efes". Kadın içmiş içmiş sarhoş olmuş. Barın müdavimlerinden bir adam bunu fırsat bilmiş ve ablayı dikmiş. Abla uyandığında hiçbir şey hatırlamıyormuş ve malum bölgesinde bir ağrı varmış. Ertesi gün yine gitmiş ve yine efes istemiş. Yine aynı hikaye. Bu birkaç kez bu şekilde devam etmiş. En sonunda gitmiş ve demiş ki "barmen! bana bir tuborg! Efes ağrı yapıyor..."
ve o reklam:
- beyefendi neden emniyet kemeri takmıyorsunuz?
"sıkıyor be abiiee..."
bir sonraki karede adam ölmüştür ve ruhu gökyüzüne uçmaktadır.
Ruh:
"sıkıyo be abiii... uuuu...."
27 Ocak 2009
True Blood (ya da Vampire Bill)
Anna Paquin Golden Globe aldı bu yıl. En iyi kadın in TV-Series filan feşmekan.
Anna hamfendüyü Rogue olarak tanıdık. Bazıları da Ruj olarak tanıdı.
Bu yıl ödüllendirilmesine neden olan dizinin adı True Blood.
Amerika'nın en has güneyli aksanının konuşulduğu, kızların kısacık elbiseler giydiği, erkeklerin redneck olduğu, kariyer olarak garsonluk ve inşaat işçiliğini benimsemiş bir sürü insan var bu dizide. Başrolde Anna, yani Sookie Stackhouse, kendisi Merlotte's adlı mekanda çalışan telepatik bir garson. Evet, telepatik. Kendisi bir bakire. Kendisi "aylav aevrıtın" diye konuşmakta. Dişleri ayrık, sarı saçlı, kıçı ilgi topluyor.
Tüm bu baybay güneyli yaşamının yanısıra bir de diziyi şu anda bulunduğu statüye yükselten bir vampir durumu var. Vampirler mainstream'e oynuyorlar bu dizide. Tıpkı zamanında Afro-Amerikalı vatandaşların oy kullanamama sorunu, beyaz çocuklarla aynı okula gidememe durumu gibi bir çok ırkçı problemi şimdi vampirler yaşıyor. Vampirler de söz hakkı istiyorlar, vampirler de insanlarla evlenebilmek istiyorlar, vampirler de insan gibi yaşamak istiyorlar. Tabii hepsi değil, arada ayrıkotu diye adlandırabileceklerimiz de bolca mevcut. Mainstream'e gidebilmelerinin sebebi ise Japonya'da üretilen, insan kanına özdeş Tru-Blood içeceği. 0 rh, a rh gibi çeşitleri de var. Bill 0 rh+ seviyor.
Şimdi, bir yanda güneyliler, bir yanda vampirler var. Bir de ana eksenimizde Sookie ve Vampir Bill'in aşkı var. Vampir Bill de güneyli ama ölürken buna bir karizma, bir bakış, bir ten rengi bir üzerine atlanabilirlik bahşedilmiş ki, Sookie'yle bunlar karşılaşır karşılaşmaz aşk kaçınılmaz oluyor. Tabii ben anlamıyorum neden sadece Sookie, oradaki her kadının yerlerde sürünüyor olması gerekirdi onu görünce.
Ben bu diziyi çok sevdim. 18+ bir dizi. Yoğun şekilde şiddet, din, seks öğeleri birbirien giriyor.
Ben bu diziyi çok sevdim, Vampir Bill var çünkü.
Vampir Bill, ımm nasıl anlatsam, böyle kadını tuttu mu omzundan, öpen bir vampir.
30-35 yaşında falan gösteriyor ama 135 yaşında sanırım. (173'müş)
Hem olgun, hem karizmatik, valla yeme de yanında yat.
Aynı zamanda sevdiği kızın başı dertteyse hemen gelişmiş duyularıyla olayı hissedip hızla kızın yanında bitiyor, güven veren bir vampir.
Ayrıca toprağın içinden çıplak çıkıp sevdiği kızın üstüne atlıyor tam bir hayvan gibi. Primitif. Düşün yani, toprağın içinden.
Yani nasıl özetleyebilirim, vampir Bill, sokakta beyefendi, yatakta orospu.
Resmini de koymalıyım öyle değil mi?
Anna hamfendüyü Rogue olarak tanıdık. Bazıları da Ruj olarak tanıdı.
Bu yıl ödüllendirilmesine neden olan dizinin adı True Blood.
Amerika'nın en has güneyli aksanının konuşulduğu, kızların kısacık elbiseler giydiği, erkeklerin redneck olduğu, kariyer olarak garsonluk ve inşaat işçiliğini benimsemiş bir sürü insan var bu dizide. Başrolde Anna, yani Sookie Stackhouse, kendisi Merlotte's adlı mekanda çalışan telepatik bir garson. Evet, telepatik. Kendisi bir bakire. Kendisi "aylav aevrıtın" diye konuşmakta. Dişleri ayrık, sarı saçlı, kıçı ilgi topluyor.
Tüm bu baybay güneyli yaşamının yanısıra bir de diziyi şu anda bulunduğu statüye yükselten bir vampir durumu var. Vampirler mainstream'e oynuyorlar bu dizide. Tıpkı zamanında Afro-Amerikalı vatandaşların oy kullanamama sorunu, beyaz çocuklarla aynı okula gidememe durumu gibi bir çok ırkçı problemi şimdi vampirler yaşıyor. Vampirler de söz hakkı istiyorlar, vampirler de insanlarla evlenebilmek istiyorlar, vampirler de insan gibi yaşamak istiyorlar. Tabii hepsi değil, arada ayrıkotu diye adlandırabileceklerimiz de bolca mevcut. Mainstream'e gidebilmelerinin sebebi ise Japonya'da üretilen, insan kanına özdeş Tru-Blood içeceği. 0 rh, a rh gibi çeşitleri de var. Bill 0 rh+ seviyor.
Şimdi, bir yanda güneyliler, bir yanda vampirler var. Bir de ana eksenimizde Sookie ve Vampir Bill'in aşkı var. Vampir Bill de güneyli ama ölürken buna bir karizma, bir bakış, bir ten rengi bir üzerine atlanabilirlik bahşedilmiş ki, Sookie'yle bunlar karşılaşır karşılaşmaz aşk kaçınılmaz oluyor. Tabii ben anlamıyorum neden sadece Sookie, oradaki her kadının yerlerde sürünüyor olması gerekirdi onu görünce.
Ben bu diziyi çok sevdim. 18+ bir dizi. Yoğun şekilde şiddet, din, seks öğeleri birbirien giriyor.
Ben bu diziyi çok sevdim, Vampir Bill var çünkü.
Vampir Bill, ımm nasıl anlatsam, böyle kadını tuttu mu omzundan, öpen bir vampir.
30-35 yaşında falan gösteriyor ama 135 yaşında sanırım. (173'müş)
Hem olgun, hem karizmatik, valla yeme de yanında yat.
Aynı zamanda sevdiği kızın başı dertteyse hemen gelişmiş duyularıyla olayı hissedip hızla kızın yanında bitiyor, güven veren bir vampir.
Ayrıca toprağın içinden çıplak çıkıp sevdiği kızın üstüne atlıyor tam bir hayvan gibi. Primitif. Düşün yani, toprağın içinden.
Yani nasıl özetleyebilirim, vampir Bill, sokakta beyefendi, yatakta orospu.
Resmini de koymalıyım öyle değil mi?
22 Ocak 2009
Öyle değil mi sahiden?
Hani kıro erkek pistir, fenadır, magandadır da...
Asıl kıro kadın hiç çekilmez.
Peki ya KIRO GAY?
Asıl kıro kadın hiç çekilmez.
Peki ya KIRO GAY?
19 Ocak 2009
Rrraptir benim adım
Yollar yollar, yo, yo
Karim gelsene buraya, rap yapıyoruz haydi,
Karim trafikte kalmış,
Musa sen gel, Musaa işte mc one two, check,
Musa haydi konuştur rrrap'ini!
Benim adım Musa,
Eşiliğe inanıyor, komünizmden uzak duruyorum,
Bir gün bana da para gelecek, günlerimi sayıyorum
Obama başkan oldu, cumhuriyetçilere kapak oldu,
Yıllarca beni ezenlere artık hareket çekiyorum.
Söz Toyberk'te! One, two, fiki bauu!
Adım Toyberk, ilkokuldan terk
Rengim beyaz, kalbim siyah yaşıyorum
Rap yapmak için siyah olmak şarttır diye biliyorum
Rap yapmak için mücevher de şarttır bildim diye
50 cent'in bana kolye almasını diliyorum
Benim adım Karim, trafiki, fiki trafiki,
Sokağa çıkıyorum, gelen geçeni eleştiriyorum
Kırmızı ışıkta durmayan yayaları ezip geçiyorum
Sonra ben de kırmızı ışıkta geçiyorum
Kornaya basan arabalara küfrediyorum.
Dünyanın tüm mc'leri birleşsiiiiin!
Çünkü benim yaptığım rrrap'tir,
ve rrrap polisi s.kmektir.
Fuck, fuck, fuck, fuck the police!
Karim gelsene buraya, rap yapıyoruz haydi,
Karim trafikte kalmış,
Musa sen gel, Musaa işte mc one two, check,
Musa haydi konuştur rrrap'ini!
Benim adım Musa,
Eşiliğe inanıyor, komünizmden uzak duruyorum,
Bir gün bana da para gelecek, günlerimi sayıyorum
Obama başkan oldu, cumhuriyetçilere kapak oldu,
Yıllarca beni ezenlere artık hareket çekiyorum.
Söz Toyberk'te! One, two, fiki bauu!
Adım Toyberk, ilkokuldan terk
Rengim beyaz, kalbim siyah yaşıyorum
Rap yapmak için siyah olmak şarttır diye biliyorum
Rap yapmak için mücevher de şarttır bildim diye
50 cent'in bana kolye almasını diliyorum
Benim adım Karim, trafiki, fiki trafiki,
Sokağa çıkıyorum, gelen geçeni eleştiriyorum
Kırmızı ışıkta durmayan yayaları ezip geçiyorum
Sonra ben de kırmızı ışıkta geçiyorum
Kornaya basan arabalara küfrediyorum.
Dünyanın tüm mc'leri birleşsiiiiin!
Çünkü benim yaptığım rrrap'tir,
ve rrrap polisi s.kmektir.
Fuck, fuck, fuck, fuck the police!
14 Ocak 2009
Başlık bulamadım o denli içsel bir mevzu
Sevgili Arın kardeşimin "Avrupa'nın Patlayan 11'i" yazısına bir reaksiyon olarak söylemek istediklerim var.
Evet, PES görünce 0-12 aralığına dönen bir takım arkadaşlarımızın, aile üyelerimizin oluşturduğu bir jargon, bir yaşam sevinci var, peki ya arkada kalan "bizler"in oluşturduğu jargon nedir, yaşam sevinci nasıldır, peki ya hisler?
Öncelikle evimize kırk yılda bir gelip "Sabaha kadar PES oynayalım" diye giren arkadaşları ben sevmiyorum. Evet evet, sevmiyorum. Destur de önce. Kafanda kırılır o PES günün birinde. Böyle yapmadıkları zaman severim bir gün. Belki o da.
Ardından Ankara'da PES bıkbığımdan sakınmak için özel olarak geliştirilmiş "şifreli konuşma eylemi"nden başta hazzetmiyordum, şimdi şirin geliyor. Tıpkı tekerlek içinde aralıksız dönen bir hamsterın yorulup tepetaklak döndüğündeki gibi şirin. Ya da göt üstü düşen 6 aylık bir bebek şirinliğinde.
Fakat en uyuz olduğum şey bir galon insan salonda toplanıp pür dikkat PES oynarken (Get a job, sir, get a job) önlerinden geçmek zorunda kalabiliyorum insani ihtiyaçlarımdan ötürü. Ama bu durumlarda öyle tepkiler aldım ki, artık uyuzluk olsun diye geçiyorum. Vallabilla. Bir sağa bir sola. Oh.
Hele hele nefret ettiğim bir başka şey de "Bu maç bitsin, gelicez" fenomeni. Yaa? Dünkü bok...
Takıldığım bir başka husus var: "O KADAR UZUN UZATMA MI OLUR BE?" Maça oranla öyle bir uzatma görmedim ben. 24 yıllık futbol sevmeyeniyim.
Ha, bu kadar nefret etmeme rağmen yine PES'le ilgili en iyi jargon benden geliri belirterek; ÇIKARDİNHO diyerek yazımdan uzaklaşıyorum.
Evet, PES görünce 0-12 aralığına dönen bir takım arkadaşlarımızın, aile üyelerimizin oluşturduğu bir jargon, bir yaşam sevinci var, peki ya arkada kalan "bizler"in oluşturduğu jargon nedir, yaşam sevinci nasıldır, peki ya hisler?
Öncelikle evimize kırk yılda bir gelip "Sabaha kadar PES oynayalım" diye giren arkadaşları ben sevmiyorum. Evet evet, sevmiyorum. Destur de önce. Kafanda kırılır o PES günün birinde. Böyle yapmadıkları zaman severim bir gün. Belki o da.
Ardından Ankara'da PES bıkbığımdan sakınmak için özel olarak geliştirilmiş "şifreli konuşma eylemi"nden başta hazzetmiyordum, şimdi şirin geliyor. Tıpkı tekerlek içinde aralıksız dönen bir hamsterın yorulup tepetaklak döndüğündeki gibi şirin. Ya da göt üstü düşen 6 aylık bir bebek şirinliğinde.
Fakat en uyuz olduğum şey bir galon insan salonda toplanıp pür dikkat PES oynarken (Get a job, sir, get a job) önlerinden geçmek zorunda kalabiliyorum insani ihtiyaçlarımdan ötürü. Ama bu durumlarda öyle tepkiler aldım ki, artık uyuzluk olsun diye geçiyorum. Vallabilla. Bir sağa bir sola. Oh.
Hele hele nefret ettiğim bir başka şey de "Bu maç bitsin, gelicez" fenomeni. Yaa? Dünkü bok...
Takıldığım bir başka husus var: "O KADAR UZUN UZATMA MI OLUR BE?" Maça oranla öyle bir uzatma görmedim ben. 24 yıllık futbol sevmeyeniyim.
Ha, bu kadar nefret etmeme rağmen yine PES'le ilgili en iyi jargon benden geliri belirterek; ÇIKARDİNHO diyerek yazımdan uzaklaşıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



