31 Temmuz 2009

Ah özgürlük Vah 3G!

Vodafone'un 3G kampanyasında bir Zülfü Livaneli eseri olan Ey Özgürlük'ü jingle olarak seçmesi gündemime bomba gibi oturdu. Aslında, bundan çok, Ey Özgürlük'ün işveren olarak kendine Vodafone 3G reklam kampanyasını seçmesi kanıma dokundu.
Çakma solculuk yapma isteğimden değil kesinlikle, yalnız bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

Ey Zülfü Livaneli, Ey Özgürlük derken sen, Ey 3G teknolojisinin hayatımıza getireceği, Ey hızlı interneti, Ey tasarladın?

Kabına kacağına ve kuşların kanadına özgürlük yazarken 3G'ye isim çalışması mı yapılıyordu o sırada da, "Biz önden ismi görelim, ona göre logo çalışın" mı dediler?

Tek yol 3G olmuş. Viva la 3G olmuş.
Bundan böyle ODTÜ Stadyumuna hep birlikte 3G yazarız biz ya. Yazarız be dayı be.
Ama ben G'nin altında durucam gibi yapıcam, aslında yumuşak g'yi oluşturucaaaam...
Ay kikikiki allaşkına ne alem kadınım öptm kib byez.

29 Temmuz 2009

Demirtaş Ceyhun'a saygılarla.


Bugün kaybettik.
Tüm sevenlerinin başı sağolsun.

Önceki bir yazımda Yakılacak Adam Aziz Nesin eserinden bahsetmiştim. Tekrar söyleyeyim, siz de okuyun.

27 Temmuz 2009

Marty Mcfly'dan geliyor...


Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perdi-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime

23 Temmuz 2009

Gez-toz diye: Sims 3


EA Games; Challenge Everything diye bir kalıp vardır.
Yıllarca bu kalıbı aşağıda belirteceğim gibi algılamakta direttim ve;
EA Games - Challenge RAM
EA Games - Challenge Görüntü Kartı
EA Games - Challenge oyun zevki.

Meğer EA Games'in ya da Sims'in bir suçu yokmuş. Meğer tek ihtiyaç 2 GB daha RAM'miş. Boşuna günahını almışım. Üstelik 2 GB Ram dediğim şey hiç de pahalı değilmiş. Senelerce çekilen eziyete yazık.

Her neyse.

Sims 2'nin her expansion pack'ini yüklemişliğim yoktur ama hoşuma gidenleri yüzsüce sıralamıştım. Üstelik Stuff Pack adı altındaki zımbırtıları da yükledim; IKEA Home Stuff, Glamour Stuff, H&M Fashion Stuff, Kitchen and Bath Interior vs.

Ama gel gör ki bilgisayar kaldırmadı, RAM de azdı, ben de sıkıldımdı, yeter artıktı derken...

SIMS 3 çıktı şarkılarla türkülerle.


Önce çekindim. Sims 2 bu kadar performanssızca çalışırken kimbilir Sims 3 nasıl da zorlayacaktı ahı gitmiş vahı kalmış bir bilgisayarı. (Üzgünüm Akay ama evet)

Ama öyle değil. O kadar değiştirmişler ki oyunu.
Öncelikle şöyle ki; logolar, packshot'lar demo, sims yükleme ekranı derken, Select Town yerine Select Game seçeneği çıkıyor ve yüklemeye başlıyor. Dev saatler sürecek diye beklenen yükleme kısa bir sürede bitiyor ve Create Sims'e geçiyorsunuz. O da nesi, o da hızlı.

Şehre dönüp, aileyi bir eve yerleştiriyorsunuz ve inanması güç ama o da kısa.
Şimdi gelelim en tricky kısma.

Normalde Sim'inizi evin dışına çıkarıp, misal müzeye, havuza, kısacası ev dışında bir yere götürmek için yine o boncuk mavisi bekleme ekranına aval aval bakmak zorunda kalırdınız. Bu sefer tek yapılması gereken şey "Zoom out". Evet evet, heyecandan ellerimi titretmişti ilk deneyimlediğimde bu yeni opsiyonu. Hoop zoom out, hoop şehirde bir mekan seç, hoop oraya git komutu var, hoop sim ister arabasına binsin, ister taksiye, ister jogging yaparak gitsin, ama gitsin ve gittiğini görelim. Ve bu zoom anlarında her hangi bir rötar yok.

Oynanırlığı mükemmel, hızlı ve kanser etmeyici.
Kariyerler daha incelikle düşünülmüş.

Ayrıca kişilik özellikleri yani trait'ler var.
Birkaç trait'i sıralayayım. Mesela;

lucky
couch potato
genius
virtuoso
flirty
kleptomaniac
...
..
.

bundan daha 40 tane daha vardı yanılmıyorsam.

Karakteri yaratırken yahut büyütürken bu trait'leri seçiyorsunuz. Ve sosyal interaksiyonlar da haliyle bu trait'lere göre yol alıyor. Kariyer seçimleri de.

Mesela artistic olan bir insan CEO olmak istemiyor, rock stardom yolunda ilerlemeyi tercih edebiliyor.

Gardening, fishing, jogging, tinkering, questioning, interviewing gibi yeni aktiviteler de eklenmiş Sims 3'e.

Kıyafet tasarlamaca kısmı ise daha eğlenceli. Hipster çoraplardan tutun, Jackie O. gözlüklerine kadar ne isterseniz teker teker seçebiliyorsunuz.

Bir de negatif bir özellikten de bahsedeyim bari: Oyunun ultra speed'i bile çok yavaş. Bunu biraz olsun yenmek için bulduğumuz bir trick'i alttaki maddelerde paylaşıyor olacağım.

Öz Bilgiler:

-Yetişkin de olsanız, evde aile büyüklerinizin yanında sevişirseniz hoş karşılanmıyorsunuz.
-Şişmanlık hamurunuzda varsa ne kadar spor yapsanız da biraz ara verdiğinizde götü göbeği büyütüyorsunuz hızla.
-Oyunu insan gibi ff yapamamanın acısını ekranı bir çime sonuna kadar zumlayarak, etrafta başka bir şey görünmeden tutmak gerekiyor. Neredeyse 2 katı hızlanıyor bu sayede.
-Bir ocak var ki daha hızlı cooking öğretmekte.
-Rock starlık yolunda iyi ilerlemişseniz sokakta insanlar sizi görünce "Ay! Oy! Bayıliciim galbe!" türü tepkiler veriyor.
-Eve bir maid geliyor ki, aman diyim, malın gözü. Gelince anlayacaksınız. Kate Pistachio. Avatarı var ki bir tane böyle, gözü dönmüş.
-Sims'lerin kıyafet seçimlerine akıl sır erdirilemediği anlar oluyor. Neden evde gece kıyafetini giyer banyodan sonra? Bu bir mesaj mı? Deniz bizi diskoya götür.
-Bir de bu sefer teenage'lik ve adult'lık arasında "young adult" diye bir hayat bölümü var. Ki gayet uzun o da. Genç. Geanç.
-Bir tane kız yaptım aynı Scarlett Johansson'a benzedi. Tüm camiaya selam ediyorum.

Şimdilik bu kadar.
İyi oyunlar.

09 Temmuz 2009

Kuaför yalanları

Kadınları ilgilendiren bir durumdan bahsedeceğim ama içimde uktedir yıllardır.
Bu konuyu bir platformda ortaya koymak istiyorum.

* Bu boya bitkisel!

Sadece sormak isterim, bitkisel ise saçı nasıl siyaha yakın bir halden sarımtıraka açabilir? Kuaförlerimiz bize bu şekilde bir statement yönlendirdiğinde he deyip geçmeyi öğrendik.

* O kadar kısa kahkül olmaz!

Neden olmaz? Kim demiş olmayacağını? Natalie Portman yaparken oluyor da, Dita Von Teese yaparken oluyor, Audrey Tatou yaparken oluyor, bize olmuyor. Kahkül mevzusunda sürekli şöyle bir problem var:

-E daha kısaltacaksın heralde de mi? Gözümün içine giriyor bu?!
Daha kısası olmaz ki. Kuruyunca zaten kısalacak! (Tahayyül edebilitemiz yokmuşçasına)
-Kes sen biraz daha kes.
(Keser)
-Daha da kes.
(Keser)
-Az daha kes
(Bir kez böyle bir şey olduğunda kuaförcağız para almamıştı kahkül kesimim için, gerçekten de kısa ve düz kahkülün o denli rezil bir şey olduğuna can-ı gönülden inanmakta, vayanasını)

* Hızlı uzar yaz mevsiminde!

Caaanım saçlarınızı Tina Turner'a çevirdikten sonra üzülmeyesiniz diye söyler bunu. Bilimsel açıklamasını sorarsınız, sudan der, e ben denize girmiyorum ki çalışıyorum dersiniz, daha çok banyo yapıyorsunuz der, yoo kışın da saçlarımı her gün yıkıyorum dersiniz, uzar uzar der. Öf.

* Kat, gür saçların gürlüğünü azaltır!
or
Kat, cılız saçları gürleştirir!

Ya biri, ya öteki. Peki hangisi. Üstelik, kat iğrenç bir şey. Nefret ediyorum kattan. Zorla kat yaptılar, katsız olmaz dediler. Pekala da oluyormuş. Uzatın geçer. Ne kat kesme hevesiymiş kardeşim. OK! dergisinin Türk jet-seti gibi gösteren bir şey kat. Çok ayıp buluyorum bu kat zorlamasını. Sanırım kat yapmak, kuaförlerin el becerilerini geliştirme ve kendilerine yeni ufuklar açma yöntemi.

Kat keseyim mi? Nooolur keseyim kat. Kat keseyim, kat keserim, kat kat kat.

KESME!


Türk kuaförü usulü katlı saç çok kıro bir şeydir, tıpkı kalıcı makyaj gibi.



* Bu boya akar zaten iki yıkamaya, böyle koyu kalmaz!

Ulan ben 1 saat kafamda kedi çişi kokusuyla geçen senenin Cosmopolitan'larını okumuşum, bari dünkü bok yerine koyma. Senden istenen saç rengi, bildiğin bakır, özellikle belirtilmiş hatta koduyla, 8.44'ü ve 7.44'ü karıştır denmiş, majirel denmiş, kırmızı tonu olmasın, sevmiyorum kendimde vs. denmiş. Yaptığın saç rengi baya garnier kızılı.

İstenen ton bakır bu idi. Bu, o bakırdı.


Başıma gelen ve çekilen de bu. (Memesinde ne var onun be?)


Bu da, bakır rengi olarak arzu edilen saçı kızıl yapan kuaförün son hareketi. Nasıl da şaheseriyle gurur duyan bir şekilde selam veriyor utanmaz adam.

08 Temmuz 2009

Traduttore tiradutore

Çeviri ihanettir.

Bu mottoyu benimsedim diye en azından bildiğim tek yabancı dil olan İngilizce'ye ait tüm edebi eserleri orihinal dilinde okuyorum. (orihinal yazmışım, değiştirmedim çünkü İspanyolca'ya da hakimim gibi tedirginlik okunuyor alt metnimizde)

Hatta İngilizce yazan bir yazara sapkın bir fanboy gibi takılma ve yazdığı ne varsa ardarda hepsini okuma furyasını da başlatan benim (he de geç). Üstelik, sadece eserlerini değil, onlar hakkında yazılanları çizilenleri de yalayıp yutuyorum. Bu şekilde bahsi geçecek olan insanların psikolojik profilleri konusunda da biraz içgörü sahibi olabiliyorum. Hani dil de biraz böyle bir şeydir ya? Koca bir kültürdür aslında, sadece bir dil değildir. Bir yazar da öyledir, sadece bir yazar değildir, bir dünya algısıdır. Algılanmakta olan dünya ise algılayanın gözünden zaten "the dünya" olduğu için, bir yazara "bir dünya" demekte bir sakınca da yoktur.

... Derken işte tam burada konsantrasyon sıkıntısı yaşayan arkadaşlar kendini belli etti.

Oscar Wilde ile vuku buldu bu ilk olarak. Oscar Wilde da ne var? Rahat rahat oku, Lady Windermere's Fan, Salome, The Importance of Being Earnest, the Picture of Dorian Grey, The Soul of Man Under Socialism, Vera or the Nihilists, a Woman of No Importance...
Shakespeare'den miras kalmış tabii ona bir çok estetik ipucu.

Sonra Shakespeare.
Hatta bu o kadar net ki; Shakespeare'i İngilizce okumayan, Shakespeare okumuş sayılmaz. İngilizce'si ne kadar zorsa o kadar üstüne gitmelisiniz, sonra bir bakmışsınız Shakespearean şiir denemeleri yazıyorsunuz her ne kadar inanılmaz boktan ve büyük ihtimalle sallamasyon olsa da.


Sonra Bernard Shaw'a geçtim. Shavian olabilecek kadar hayranım artık nüktedanlığına. "Wit" denen ve Eczacıbaşı'nın Gülümseyen Düşünceler olarak çevirmeye gayret ettiği kavram, Shaw ile anlam kazanmış sahiden. İddialı bir açıklama olsa da "Bernard Shaw, gelmiş geçmiş en büyük yazardır" bence. Bilge bir insan, witty bir yazar, beyninin her lobuna saygılı bir erkek. Ona tek laf yok. Neredeyse bir asır yaşamış çağ gibi adam. Üstelik yazım stili olarak "entellere" hitap etme gibi durumu yok. Yukarıda adı geçen yazarlara nazaran ultra minimal. Daha çok maskelenmiş hikayeleri alttan vermek onun marifeti. Kesinlikle hayranım. Hangi ölü insanla yemek yemek isterdiniz sorusuna Shaw diyemeyeceğim kadar hayranlık beslediğim, Wayne's World'den bir kesit olarak "We are not worthy" dediğimin Shaw'u. Sınıflar arası stiliyle Shaw.

Winston Churchill'le aralarında yine gayet Shaw stili bir husumetimsi olmuş. Major Barbara oyununun açılışına Winston Churchill'e davetiye yollamış ve yanına da bir not iliştirmiş:
"Have reserved two tickets for first night. Come and bring a friend if you have one"

Churchill de durur mu, yapıştırmış cevabı:
"Impossible to come to first night. Will come to second night, if you have one."


Şimdi de Salman Rushdie dedim. İronik olmak adına ya bismillah diyerek Satanic Verses okumaya başladım.
Yareppim, neler oluyor?
Oha Salman Rushdie, ohalarca.
İkidir rüyama giriyorsun, kendimden şüphe ettiriyorsun. Belki de okuma saatim Satanic Verses'a uygun değildir.

Problem şu: Anlamıyorum hocam. Bir cümleyi bir kere okuyunca anlamıyorum. Oldukça gerizekalı hissediyorum ama bu utancımı saklamak yerine paylaşmayı seçtim.

Çünkü utanç, paylaştıkça güzeldir.
Ah?!?

Ben galiba her şeyi çok ama çok yanlış anladım.

SON SÖZ:
Ben bu Salman Rushdie'yi de hatmedeceğim. Kendisine alışana kadar yemeyeceğim, içmeyeceğim, anlayacağım. Gerekirse soracağım. Ama hayatta altını çizmeyeceğim.

Ben asla altını çizmem.

06 Temmuz 2009

Maximiles'a geç gelen cevabım: "Babandır"

İş Bankası MaxiMiles Reklam Filmi (Erkekliyi buradan, kadınlıyı buradan izle)

Geç olsun güç olmasın ama en kızdığım reklam filmlerinden bir tanesi. Senin hayatın a ve b arasındaki rotadan ibaret, işte sen busun, allah belanı versin, hayatta bıraktığın iz ne ki senin, karınca kadar değerin yok de de, sonra da al sana tüm bunları gidermek için MaxiMiles. Lanet olsun böyle reklama. Bir de öyle terbiyesiz ki dış ses, senli benli konuşuyor.
"Hangi güne uyandığın farkeder mi?"

Birincisi,o kadar saniyede varoluşsal sıkıntı çözülmez hocam. Sosyal bilimler okumuş olabiliriz, Boğaziçi, ODTÜ mezunu filan da olabiliriz, ama sıkıntı analizi ve artistliği yapmayalım. Bunca senelik psikologum (he de geç), ben böyle bir reinforcement görmedim.

İkincisi, o reklam filminde gösterilen yere bedava uçak bileti ile, yani millerle gitmek için kaç zilyar alışveriş yapmak lazım, bilir miyiz? Bilmek istemeyiz.


Neymiş demek ki, potansiyel müşterimizi azarlıyoruz önce, öğütüyoruz, bir şeyler öğütlüyoruz bu esnada, sonralıkla ise gelmişlerine geçmişlerine sövüyoruz. Ama farkındaysanız hiç övmüyoruz. Tam anlamıyla Rus ekolünden yetiştiriyoruz potansiyel "alacaklılarımızı".

"İşte sen bu kadarsın"mış!
Hadi oradan be!
Babandır!

03 Temmuz 2009

Google çeviri de durur mu? Yapıştırmış cevabı.

Sırf merakımdan blog'uma çeviri gadget'ı koydum. (Sağ altta)

Bir İngilizce'ye çevireyim bakayım, biraz olsun anlaşılır olacak mı dedim.
Göz gezdirmekteydim.

Emergency Yodel Button yazısında bahsi geçen Can arkadaşımın adını çevirdi Google Çeviri!

John diye.
Almanca ve Fransızca'da da John dedi.
İtalyanca'ya geliyorum: Giovanni.
İspanyolca: Juan.

Vay be Can. Adını sevdiğimin. O zaman konuyla alakalı olarak Seha Can'dan geliyor:

Dünya böyle diye susucan mı Can? Sazı eline alıcan mı Can?
Adam mısın lan sen Türk müsün yoksa Allahsız mısın?

Sevdiğimden. Yoksa başka bir şeyden değil.


Kaç sene önce Date with the night diye bir şarkı yaptılar ve akıllara zarar bir vokali ve özensiz garage band görüntüsünü kombine edip aklımızı aldılar.

Bu kadar da basit değil. Yeah Yeah Yeahs'in göz alıcı bir karizması var.
Bir Karen O., bir gotik ve bir inek bir araya gelirse...
Bu karizmadan büyük pay Karen O.'ya düşüyor.

Neden mi, nasıl mı, haydi bakalım, bir yandan şu adresten de dinleyelim, hafızamızı tazeleyelim. Dinlememiş olanlar da Date with the night'la bekaretlerini bozsunlar.


Benimle Yeah Yeah Yeahs'i keşfedin... Haydi, bir zahmet.


Date with the night bittikten sonra Black Tongue'a geçebiliriz: "boy you just a stupid bitch
and girl you just a no good dick
"



Şimdi de Tick dinleyelim. En kral şarkı budur bence: "You make me tick tick tick tick tick tick tick tick tick!"


Maps herkes tarafından sevilen en garanti eserleri. Herkes illa bir Maps söyler, sever: "Wait, they don't love you like I love you"




Keşke Karen O ablam olsa. O yüzden şimdi Cold Night dinleyebiliriz: "Cold light, hot night, be my heater be my lover, and we could do it each other"



Phenomena'ya geçelim, fanfinifinfon, seksidon: "don't fall asleep with the motor on
she'll make you sweat in the water"


Son olarak da The Sweets dinleyin: "who you following who you starting to move like, who you falling for, who you falling for, who's lie"

01 Temmuz 2009

TBWA Beni İşe Alsın'cı

Taa ne zaman, çok olmadı, geçen sene maksimum, bir site peydah etti; TBWA Beni İşe Alsın.
TBWA'e ölesiye girmek isteyen bir çocuk (cinsiyet anlamında kullanılan çocuk), siteyi açtığı günden itibaren, sitenin TBWA'de işe girmesi üzerinde yaratacağı tepkiler, kabul, kişisel söylenmeler ve heyecan yumurtalığını anlatıyor.

Ben baştan sona okudum (Bravo). Çok iyi.
Sonra da işe alınmış zaten. Şimdi de Uyku Tutmuyor adlı siteden bildiriyor.

Merak ediyorum biraz, acaba TBWA'e girdikten sonra o kurtluluğundan ve optimistliğinden bir şey kaybetti mi? Götü tavan yaptı mı? Yaptıysa lavuk bir şekilde mi yoksa subtle bir özgüven olarak mı yaptı? Hiç mi hayal kırıklığına uğramadı? Hayatında tek düşündüğü şey TBWA mi? Yani süzme REKLAMCI mı? Ödül dönemlerinde apaçi gibi ödül mü kovalıyor acaba? Art direktörüyle anlaşabiliyor mu?

Föy yazıyor mu yahu?
Föy yazdırıyorlar mı bu meslektaşıma? Merak ediyorum.

Ben kendisini tuttum, tebrik ediyorum. Geç oldu, güç olmadı.

Emergency Yodel Button

hilidehiyiii, hollodohiyii, hilideey, dehey, dehey, hilidehihiy, hilidehihiyahooo....

Mutlulukla belirtiyorum:

Günümün ne idüğü belirsiz hislerle dolu anlarında ziyaret ettiğim bir site olan Emergency Yodel Button, artık Can'ın benzersiz ev hediyesi inceliği sayesinde salonumuzun duvarında ikamet ediyor. Arkasında kalem pilleri var, duvarda asılı, canın sıkılınca git bas. Manuel.*

Mesela şöyle:

Evdeki siksik seviyesi artış mı gösterdi?
-Düğmeye basınız, bertaraf ediniz.

Eve yeni misafir geldi ve konuşacak konu mu bitti?
-Düğmeye basınız ve bırakınız o ketum misafirinizin neşesi yerine gelsin.


*Calavera**
**Değil***
***Kim ne derse desin Manuel Calavera için****
****Viva la revolucion*****
*****Salvador Limones

29 Haziran 2009

Blanket Jackson

Michael Jackson öldü ama ardında çocukları kaldı. Bir tanesinin adı;
BLANKET JACKSON.


Arkadaşları BLANKET yerine BLANK veya BLA deseler ya. Seç beğen al, ne diyim?

Bir de;
bu çocuk öz çocuk zannediyordum da, baya evlatlık sanırım. Çocuk önce Omo'yla yıkanmış, sonra Kosla'yla parlatılmış gibi afedersiniz.

En azından bebekken öyle.
Bebekliği.

Maşallah güzel çocuk olmuş. Ama deminki bembeyaz olan çocuk zannetmiyorum ki bu çocuk olsun. Belki de balkondan sallandırılan çocuk başka birinin çocuğuydu. Of.

Her yerde Sacha Baron Cohen'in kaba etleri var.




Ben de diyordum ki nerede kaldı Sacha Baron Cohen.
MTV ödüllerinde Eminem'e yaptığı özel 69 hareketiyle yine gönüllerde taht kuramamayı başardı.

Eminem'i de çok matah bulduğumdan değil. Ama"Yapılır lan bu erkek adama?!?!"


Brüno artık kendisi. Tagline'da kullandığı gibi:

"Borat was so 2006"

Geçen hafta Conan'a katıldığında karakterine göz atma fırsatı buldum. Yine münasebetsizliklerden münasebetsizlik beğendi. Yine "Acaba az sonra ne yapacak da etrafta bir ölüm sessizliği gelişecek" hissi yarattı. Eurovision'da işaret parmağı oryantali yapan kadında hissettiklerimi hissettim zaman zaman.

Brüno götünü açarken Conan korkuyor. Kendini ifade eden bir çalışma

Kugensack bir de.

Bence başarılı bir insan. Eminim bir karaktere bürünmediği zamanlarda da son derece enseye şaplak bir kişidir. Sadece yarattığı karakterlerin hepsinin içinde "göt" öğesi olmasını götsel buluyorum.

Yine göt. Hem bu sefer bakımsız göt.


Adama bu kadar göt attıktan, ay bok attıktan sonra, şu aile fotoğrafını görünce bir anda affediverdim.
Ekmek parası ne yapsın, çocuğuna iyi bir gelecek hazırlamak için götünü başını açıyor adamacağız. Altın kalpli fahişe. Hayat yolcusu.

Hangi ana yüreği dayanır bu mutlu aile tablosuna. Isla Fisher, Cohen ve kızları Olive.

26 Haziran 2009

Hızlı bir karar olarak: "Memesi yok"

Şimdi Agyness Deyn, son zamanların en hip, en chick, en Burberry, en stil sahibi, en marjinal görünümlü, en Kate Moss, en indie mankeni ya.


Gören ayılıyor bayılıyor ya.
Yalnızca ben bayılıyormuşum.



Yanımda bulunan birkaç heteroseksüel erkeğe sorduk.

"Bu kız nassı sence?"

-MEMESİ YOK.
Nası yaa?
-Memesiz.
Ne demek yaa?
-Ufacık, bit gibi, yok.
A-a? Ama bu kız var ya bu kız...
-Yok. Memesi yok.


Sahiden de memesi yok. Bir ben bir de Aycan beğenir bunu. Bir de yorumlarıyla aramıza katılacak arkadaşlar.

Son Söz: Şimdi ben buraya meme koydum diye blog'um bir anda +18 mi olacak? Ama o meme değil ki? Memesi yok. Yok meme.

Güle güle Michael Jackson.


Kalbimiz kırıldı, içimiz parçalandı.
Senin için bu sefer benden geliyor, dünyanın en ünlü insanı:

Şammmona, adınnney, şabunnnah, huu huu, çammuuun!

25 Haziran 2009

Olgunlaşmanın formülü

ANNELER, BABALAR!

Bu kolay yöntem, hayat kurtarabilir. Ufacık bir müdahale ile çocuğunuzun gelecekte eşşoleşşek olmasını engelleyebilirsiniz.

Lütfen aklınızın bi köşesine not edin.


THE FORMULA:

-Yemiyor musun yavrum?
Iııngh
-Yeme o zaman. Doğru yatağa.

19 Haziran 2009

Futbolize ekipler amiri

Blog'umun futbolsever takipçilerine istinaden bir yazı yazayım dedim Arıncığım önerisiyle.
Yaz dedi böyle Messi'yi çok severim vesaire.

Tamam dedim; son derece yüzeysel futbol yazımla karşınızdayım anasını satim.

Şimdi öncelikle adını sürekli duyduğum futbolcuları ve bunların bana neler çağrıştırdığını anlatacağım:

1. Adebayor:
Emanuel sanırım ilk adı. Mükemmel bir soyadı var. Öyle ki kedimin göbek adı Adebayor. Galiba Afrika ülkelerinden geliyordu. Haadebayor gibi bir ses efekti var.

2. Yaya Toure:
Bu da akılda kalıcı isimlerden. PES'te spiker Yaya Toure deyince bir daha unutulmaz. Bir de ajansta Yahya abi diye biri var. Ona Yahya Toure diyorum bazen ama henüz gülen olmadı.

3. Messi:
Türkiye'de forması çok yaygın. Messi forması. Arjantinliydi bu, de mi?

4. Ballack:
İşte hakkında en çok şey bildiğim insan. Chelsea'da oynuyor ve Matt Damon'a benziyor. Chelsea maçları onunla güzel.

5. Drogba:
Ben bu adamı beğeniyorum dedim diye tüm arkadaşlarım dalga geçti. Irkçı pezevenkler. Onun da Chelsea'de olduğunu biliyorum ve sanırım Fildişi sahillerinden Didier Drogba.

6. Cristiano Ronaldo:
"Kusura bakma Cristiano Ronaldo, ibneye benziyorsun" Kaşlarını alıyorsun, saçlarına kalıp gibi jöle sürüyorsun ve sarı meç attırıyorsun.

Göze çarpan, adları aklımda kalan futbolcular bunlar. Şimdi gelelim futbol maçları bana neler çağrıştırıyor:

1. Primitif erkekler çağrıştırıyor:
Sehpanın üstündeki bardağı umursamayan, bir hanede olduğumuzu unutup ayılar gibi olduğu yerde tepinen bir takım insanları çağrıştırıyor.

2. Bitik bir geceyi çağrıştırıyor:
Maç öncesi hazırlıkları ve maç sonrası yorumlarıyla iptal olmuş saatler ve saatler...

3. Bir sürü gereksiz telefon konuşmasını çağrıştırıyor:
Yok biz sizi yendik, babayı aldınız konseptli bir sürü dakika.

4. Bir köşede sıkılan ve kendine eğlence arayan kızları çağrıştırıyor:
Neden kendi kendinize eğlenmiyorsunuz diye sorarsanız; "Gürül gürül gürültüden" diye cevap veriyorum.


Peki genel olarak futbol bana neler çağrıştırıyor, biraz da bu konuya eğilelim:

1. Bir çok iyi espri:
Futbolu muhabbeti için seviyorum birazcık seviyorsam. FB'lilerin kupa alamamasıyla ilgili yapılan esprilere özellikle bolca gülüyorum. Mail forward ediyorum.

2. Bazen yakışıklı futbolcular:
O da zorla maç izletilirsem. O sıkıcı saatlerin yükünü taşımamak için maçta bir adet yakışıklı belirleyip onu izliyorum. Ayrıca bir adet "yedek" yakışıklı da oluyor. Mesela Ballack ve Drogba gibi.

4. Otistik davranan bir kardeş:
Daha kendi yaşı 8 iken, 70'li yılların futbolcularını sayabilen bir yavrucak. Neden yavrum, neden?

3. Sinirli bir erkek arkadaş:
"Madem futbol izlemeyi sevmiyorsun, futbol esprisi de yapmayacaksın" diye çıkışan bir FB'li gönül. Özellikle bu sinir kupa esprileri yapmaya başladıktan sonra zerk etti. Bu ikiyüzlü bir hareketmiş ve futbol camiasında bana yer yokmuş.

----------------------------------------------------

Oysa ki futbol barış, kardeşlik demek değil midir?

Futbol izlemeyi sevmiyorum, ancak futbolu seviyorum.

Hatta ne demiş büyüklerimiz:

"Sen futbola bir adım gidersen, futbol sana on adım gelir"





15 Haziran 2009

No you Girls - Franz Ferdinand

Videosuyla da vuran şarkı.
Dansçı kızlarımız vardır hoş giyimli. Hepsinin elinde kameralar. Franz Ferdinand performansı kaydetmekteler. Franz Ferdinand ise, misal Do you want to videosunun aksine, hiç şebek değildir, hatta sikör bakışlar atmaktadır.
Arada bir kadın görürüz, bembeyaz gelinliğinin üstüne gerek sağdan gerek soldan fışkıran boyalarla poz verir.
Nedensonra Franz Ferdinand'ı çeken kızlar, kendi götlerini bacaklarını çekmeye başlamışlardır. Hatta kızların bacaklarının yeni alınmış olduğunu anlarız çünkü tavuk derisi barizdir.
Şarkının "buuu" bölümünde bir frontman alex'in yüzünü, bir kemikli yüzlü bir kadının yüzünü görmeye başlarız. Birbirlerine bakarak şarkı söylemektedirler. Birbirlerine serenat etmektedirler gibi ama az sonra seks de başlayabilir. Kadının çok acayip bir yüzü vardır, sanki güzel değil gibi ama eşşek gibi de çekicidir aynı zamanda. Yani vincent cassell nasıl bir adamsa, o da öyle bir kadın gibi. Kadraj gitgide alttan ve üstten daralmak suretiyle ince bir dikdörtgen formuna doğru gider. Kadınla alex'in inanılmaz cinsel gerginliğini veren bir yakın plan şaheseri olur. Aradaki dev ışıklar da candır tabii bu esnada.

Video gerçekten çok ama çok iyi. Elbette daha iyi olabilirdi. Ama çok pop art. Seviyorsanız bir anlamı var. Şarkı da çok güzel. Franz Ferdinand işte. Ufak tefek görüp karamürsel sepeti sanılmaması gerekenlerdenmiş.

Hatırlarsanız zamanında Muse çıktığında nasıl da bir "guilty pleasure" olma yolunda gitmişti zamanla ama sonra bir anda dünyanın en heyecan verici gruplarından biri oldu... Hatta daha dün konuşuyorduk, bu 3 cılız adam bu dev sahneyi nasıl dolduruyor, diye (basçı cılız değil). Franz ferdinand'ın da saygıyı haketmesi için illa dandik bir dönem geçirmesi mi lazım? Yoksa aslında onlar gerçekten iyi ama biz farkında mı değiliz? Çünkü gerçekten, çok iyiler.

Take me out'ı düşünün, videosu da ne kadar iyiydi.
Do you want to da ona keza.

Ben de yeni farketmeye başladım.
Ayrıca o alex denen adam bile bir hoş görümeye başladı gözüme. Buna da tıpta groupie effect mi diyorlar ne diyorlar ben bilemedim.

09 Haziran 2009

XBox Project Natal


İleri düzeyde interaktif ve controller'sız bir sanal dünya düşünün. (düşleyin demiyorum çünkü türlü Hollywood eserinde örneklerini gördük) Düşündük mü?

Biz düşünürken, senaristler de yazarken, Microsoft yaptı. Evet Microsoft, dönüşün muhteşem oldu.

Bu projeyle tanışmam, bir ajansgilimin bir video izletmesiyle oldu. Internette dolaşan o lansman video'su. Bir oğlan çocuğuyla konuşuyorsun, ediyorsun, balık tutuyorsun, eline kağıt veriyorsun, scan ediverip alıyor, okuyor, hayretlere düşürüyor. Şu hayretlere düşme kalıbını kullanmayayım, kıro ediyorum kendimi dedim ama gerçekten bu bir devriiim!! riiim!! iiim!! mm...

Oyunları controller'sız oynatan yeni teknoloji...

Mesela penaltı atmak için yön tuşu ve şut tuşu yerine; bel, ayak ve torso kombinasyonunu kullanıyorsunuz.

Televizyonunuzun başına geçiyorsunuz, ya ben ne giyeyim gibi gerzek gerzek düşünmektense (bence bir birey, kıyafetin üzerinde nasıl duracağını tahayyül edebilir ama edemeyenlere de bir hizmetimiz var), xbox sizi giydiriyor, işte bu kıyafettir, sana kırmızı çok yakışıyor diyor, der top ediyor.

Ya da favori bir kaykayınız var, diyorsunuz ki sanal dünyada bile kaykayımsız çıkmam, hemen kaldırıyorsunuz kaykayınızı, iki hamlede tarıyor sizinkini, alıyor hafızaya. Ondan sonra oyundaki karakteriniz ve gerçek hayattakine eşdeğer kaykayınız ile halının üstüne ayaklarınızı sürtüyorsunuz. (bkz. carpet burn)

Bunlar zaten lansman video'sunda mevcut bilgiler. İzleyince göreceksiniz.
Şimdi gelelim benim öngörülerime:

-Şu kıyafet giydirme aplikasyonundan Microsoft ne anlaşmalar yapmıştır ya da yapacaktır. H&M, Urban Outfitters, Zara filan kesin bu markalar arasındadır. Bir de online bağlanıp eve sipariş etme zımbırtısı da varsa, demeyin markaların yeni mecrasının keyfine.

-Oyun oynamanın yarattığı asosyallik ve obezlik etkilerinden obezlik, bu yeni ayakta ve hareketli oyun oynama stili sayesinde azalacaktır.

-Nintendo iki boyutta hareket sağlar da, biz kralını yaparız düsturuyla geliştirilmiş bir teknolojidir. Bu kesindir.

-Tamam kontrolür yok da, guitar hero ya da rock band türü bir oyun için air-guitar çaldırırlarsa insana, bu ayıp olur. Senelerce yazlık bölgelerdeki Kurban dinleyip gaza gelen air guitaristlerden, air drummerlardan itinayla uzak durdum. Microsoft yaptı diye bir anda benimseyecek değilim. Ayrıca olmaz o iş. O oyunda kontrolür elzemdir.

-Diyelim ki poker oyunu çıkardılar. Karşımızdaki adam anında kalp atışından, göz bebeğinden ve benzerlerinden hemen blöfü algılar. Yani rakip zor olacak. Sırf bu oyuna pratik yapmaktan yalan makinesi bile atlatabilir insan. Düşünsenize, hissiz, ifadesiz bir sürü 12 yaş altı Japon erkek çocuğu dünyayı ele geçirecek.

-Bana alın bundan. Blogumun zengin ve bağlantılı okuyucusu varsa, 1 Ağustos doğumgünüm. Bundan istiyorum.

A tribute to Türk Telekom

Ballı Kaymak melodisiyle;

Çevir sesi almadım, artık olamaz
Seni benim elimden kimse alamaz
Türk Telekom ömür törpüsü gibisin
Aynen öyle!