09 Nisan 2010

Hangisi daha güzel?


Brad Pitt'in kadını olsa iğrenç olurdu sanıyorum.

Lost'taki Dev Donut

İşte Dezmönd'ü itaate sürükleyen lezzet.

333'lerin Eğitim Çavuşu Slash


Böyle görünce Slash Tuzla Piyade Okulu'nda kısa dönem için sınava girdi de çavuşa "Ben müzisyenim" dedi, çavuş da "Diploman var mı?" diye sordu, Slash de "Belge getirdim" dedi de, isminin yanına not aldılar, sonra Slash orduevi ya da bando beklerken sonunda Van'ın Başkale ilçesine eğitim çavuşu gitti gibi hissediyorum.

08 Nisan 2010

Forza Pikachu!




Ne güzel Pokemonumuzsun sen Pikachu.




Bakmaya doyamıyorum.


Seni sevmeyen ölsün diyecek kadar ileri gitmek istiyorum.
Ama yakınlarımdan sevmeyen varsa hoş olmaz.


Herkes sana benzese dünyada mütemadiyen barış olur.



Göbeğine kafamı bastırıp seni rahatsız etmek istiyorum.

07 Nisan 2010

Beni Doctor Parnassus'a emanet ediniz.


Afişlerrr. Lily Cole'u hatırladın nı?


Terry Gilliam'ın yeni filmi The Imaginarium of Doctor Parnassus, popülariteyi yalnızca fantastikliğiden, hoş görselliğinden ve bir Gilliam çocuğu olmasından değil, Heath Ledger'ın son filmi olmasından da kapıyor. Üstelik Heath Ledger filmin ortasında hakkın rahmetine kavuşunca, Ledger'ın karakteri Tony'yi 3 farklı aktör canlandırıyor. Bunlar da Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell. Ama benim gönlümün Oscar'ı bu 4'lüden birine değil, Doctor Parnassus'a, yani Christopher Plummer'a gidiyor. Gerçi kendisi bu sene Oscar'larda Last Station'daki Tolstoy rolüyle aday oldu. Unutmadan, Lily Cole Valentina rolünde gayet iyiydi, kendisinin aslında bir manken olduğunu düşünürsek (Geçen yıl Accesorize vitrinlerini kaplayan koca gözlü koca alınlı minnak ağızlı kız).



Tony (realdeal)


Imaginarium Tony no: 1


Imaginarium Tony no: 2


Tipini mikiyim Colin Farrell. no: 3.

Filme dönecek olursak:

South Park'ın Imaginationland bölümlerini izlemiş olanlar bilir. Imagination şarkısını söyleye söyleye gidilen bir yerdir Imaginationland. Bizim filmimizde ise durum Doctor Parnassus'un seyyar freak show'undaki bir kapıdan içeri girerek gerçekleşiyor. Girdikten sonra ver elini havada öylesine duran ayıklanmış enginar dilimleri, nehirler, manzaralar, sürrealizm ve elbet kabuslar. Tabii bir de imaginarium'un baş harasçısı şeytan, yani Mr. Nick, yani Tom Waits. Melek yüzlü şeytan derler ya, hiç öyle değil işte.

Ölü bir Heath Ledger ve Parnassus ekibinin onu hayata döndürdükten sonra kendi aralarına konuk etmesi bir süre filmi götürse de, aslında gerideki durum zamanında (çok çok zaman önce hatta) (ÇOK ZAMAN ÖNCE) Doctor Parnassus'un Mr. Nick'le imzalamış olduğu bir anlaşma yüzünden başına gelenler ve durumu kurtarma çabaları. Filmin ortalarına, yani Heath Ledger'ın gerçek hayattaki ölümüne tekabül eden bu odak değişimi, acaba önceden belirli bir tercih miydi yoksa ölüm meselesinin üzerine mi gelişti bilmiyorum. Ama filmin başındaki Tony (Heath Ledger) ile, filmin sonundaki Tony'nin (Colin Farell) arasında hem karakteri canlandırma anlamında, hem de senaryonun gidişatı anlamında dağlar kadar fark olduğu gerçek.


Doctor Parnassus'un gösterisi çağdışı bulunduğu için pek rağbet görmez. Derken Heath Ledger...


Bu arada Colin Farell'dan ne kadar tiksindiğimi söylemiş miydim?

Neyse, film böyle değil elbette. Anlamlı bir senaryosu var. Ben sadece aklımdakileri ilettim.

Asıl meramım; muhtelif sinema salonlarında gösterilmekte film. Ve hem günümüzün ama günümüz gibi görünmeyen kasvetli Londra, hem de Parnassus'un imaginarium'undaki 3D'ler için sinemada izlenmeli.

Çekim aralarında arkadaşlarla aramızda Scarlett Johansson'un benim şarkılarımı nasıl seslendirdiğini dinlerken gülmekten altımıza sıçıyoruz.*


Üstelik 1 kez değil, birkaç kez izlenmeli. Çünkü işin açıkçası, yoğun konsantrasyon istiyor zaman zaman.

Haydi o zaman fragmanına bakalım.



*Bok atarken zorlandım.

06 Nisan 2010

Geç olsun güç olmasınlarda: Little Big Planet



Oyunun kabı böyle. Ya da biz Doğubank'tan aldığımız için aslında böyle değil.

Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Little Big Planet, eşi benzeri pek olmayan, bir adventure platform oyunu. 2008'de oyun oscarlarında En iyi oyun dahil zilyonlarca ödül alan Little Big Planet, amiyane tabiriyle bir kız oyunu. Ama güzel bir yanı var ki, erkekler de eşit zevk alıyor bu oyundan.


Sackboy denen matrix çuvalından imal karakterleri istediğiniz gibi giydirip, renklendirip customize edebiliyorsunuz. Platformlar da aynı şekilde customization'a açık. Oyunda zaten para toplamak gibi bir kavram yok, en değerli şeyler, sticker'lar ve objeler. Çünkü isterseniz kendi level'larınızı da yaratabiliyorsunuz bu bulduğunuz şeylerle. O yüzden oyunda ne kadar ince eleyip sık dokursanız, kendi level'larınızda o kadar zengin görselliğe sahip olma şansınız var.

Sackboy'lardan bir demet.

Üstelik bir çok platform oyununun aksine, LBP'ın platformlarındaki neredeyse tüm objeleri itebilir, çekebilir, üstüne zıplayabilir, kısacası manipule edebilirsiniz. Sıkılırsanız üstüne sticker'ı da basıverirsiniz, gözünüz şenlensin.

Oyun 1-4 kişilik. Tek başınıza oynayabilirsiniz. Ama birkaç kişiyle birlikte oynamanın eğlencesi tarifsiz. Karpuz atar gibi birbirinizi atabilir, birbirinizi tokatlayabilirsiniz. Adeta bir kahkaha tufanı. Neden bilmiyorum, ama öyle.

Ne desem buna... evet, KAYIYORLAR.

Oyunu oynayabilmek için öncelikle PS3'e sahip olmanız gerekiyor. Ama fiyatlar oldukça düştü, hemen alıneybıl. Oyun satıcılarındaki XBOX Natal çıkıyo yeaa refleksine de henüz kanmayın, vakti var onun.


Gelelim bu oyunun soundtrack'ine. Bir kere bu albümde Battles var yahu. BATTLES! Battles dışında bir örneği dinleyin ve de izleyin misal burdan.



01 Nisan 2010

Barcenal vs. Arselona

Dün akşam yine futbolu destekleyen, futbol toplaşmalarında arkadaşlarına evini açan o cool kadın olmak istedim. Sonra yine olamadım. Goller esnasında sehpayı toplamaya özen gösterdim, televizyonun sesini kıstım, Pulp açtım. Erkekler rahatsız oldu bu durumdan. Jarvis Cocker gitgide daha fazla bağırmaya başladı. Maç bitti.

Skoru bilemiyorum.

29 Mart 2010

Dumankaya Pusula

TV reklamını izlediniz mi?
O sci-fi ortam, o üst bilinç. O güzel kafalar ürünü.
Yeni bir slogan buldum şirkete. Alsalar ya:

Dumankaya. Sizin için "çalışıyoruz".

26 Mart 2010

Aşk-ı Memnu seyredenler.

Buradan kendilerine kucak dolusu çekirdek (İzmirce'de çiğdem) yolluyorum.






(Tanrım sen beni koru Aşk-ı Memnu referanslarından)



Lost mu, kim? (SPOYLER İÇERİR)

Ebülü* bir Lost izleyicisi olarak söyleyebilirim ki, altıncı sezonda soruların cevabını bekliyoruz.

Yalnız ben soruları unuttum.

Her bölüme en az 5 tane "Burada bir bit yeniği var" ses efekti ekledikleri için, elimizde 1000'e yakın soru olduğunu görüyorum.

Konuya çözüm olarak şöyle bir şey okudum: Geçen sezonun ortalarında Lost ekibine yeni bir stajyer katılmış ve demişler ki çocuğa, hadi sen ilk sezondan itibaren bütün soruları bir çıkart bakalım. Çocuk baştan sona tüm bölümleri elinde not defteriyle izleyip teker teker yazmış o soruları. Sonra gitmiş yazar grubuna hevesle yazdıklarını vermiş. Yazar ekibi "aaa sağol çok yardımcı oldun canım" yapıp çocuğun yazdıklarına bakmamışlar bile. Zaten kendi kafalarında 20-30 tane soru varmış cevaplayacakları, stajyer çocuk da boş kalmasın diye böyle bir quest vermişler.

Tabii böyle bir şey okumadım.
Ama aklıma geldi, ben de bir stajyerken buna benzer bir quest gelmişti. Zilyonlarca olimpiyat DVD'si, hadi sen bunları izle, ilham veren, çığır açan olimpiyat anlarını not et, sonra 5 tane seç içinden, yazı yaz haklarında. Valla ben de oturdum izledim hepsini pür dikkat. İşe alınma umudum iyice tavan yapmıştı o dönem ama alınmam için daha birkaç ay daha varmış sonradan öğrendim. Neyse o yazdıklarımdan aklımda kalanlar, birincisi Abebe Bikila (çıplak ayak maraton koşan Etiyopyalı abi), ikincisi Dick Fosbury (Fosbury flop diye bir hareket yaratmış Amerikalı artistik patinajcı), bir de tabii Nadia Comaneci.

Neyse ne diyorduk, LOST.

Gündeme bomba gibi düşen haberi JJ Abrams yakınlarda açıkladı. Lost bittikten sonra aynı karakterlerin ve birkaç yeni karakterin olacağı yeni bir dizi projesi varmış: Adı da "FOUND" olacakmış. Konusu da şöyleymiş; adadan kurtulan karakterler yaşadıklarını hiç hatırlamayacaklarmış. Ama mesela Jack'le Kate karşılaşınca "Aaaa Jack" aksiyonu olacakmış ve birbirlerini bulduklarında böyle anıları fleşbeklerle canlanacakmış. Fleşbekler de ada fleşbekleri olacakmış. Yani Lost'u izlememiş olsanız bile hikayeye dahil olabilecekmişsiniz.
Tabii bu da yalan bir haberdi.

İyi günleeeer!





* Lost teorisi üretmeyen ama üretilen teorileri zevkle okuyan.

10 Mart 2010

denizcos.com

Domain alan ben, artık yazın hayatıma http://denizcos.com/ adresinde devam etmekteyim.

Beni değil yazdıklarımı sevdiyseniz misafirim olsanıza.
Hem beni, hem de yazdıklarımı sevenleriniz, siz de gelin.
Ne beni ne de yazdıklarımı sevmeyen arkadaşlara ise bir tek dileğim var, mutlu ol yeter.


04 Mart 2010

Kendime Notlar

Uzun zamandır aklımda olan ama temasını bir türlü belirleyemediğim "yeni bir blog" vardı kafamda. Neyse, sonunda buldum o "temayı" (Tema; görsel tema değil, fikirsel olandan hani).
Kendisi tumblr'da ikamet ediyor. Gerçi tumblr meselesinden emin değilim hala ama, buyrun adresi.


http://kendimenotlar.tumblr.com/


Eğlenceli bir blog olacağına garanti veririm. Ama sahiden, tumblr'dan emin değilim. O zaman soruyorum.

Tumblr'da mı dursun yoksa yeni bir blogspot mu açılsın?

05 Ocak 2010

Katamari Forever ya da Heroin Hero


Heroin Hero'nun çalışma prensibi, alttaki karede göreceğiniz üzere gayet basitti:



Karakterimiz -paso- pembe bir ejderhanın peşinden koşuyordu, koluna heroyin basıyordu ve ejderhayı asla yakalayamıyordu.

South Park abartır, biliriz.
Ama bu oyun var!
Ve adı Katamari Forever!

Ve de aynı şey oldu.
Beatles Rock Band'de bir şarkıda expert modda batırmış olmam. Ki ŞOK iyiyim.
Sonra tabii insanın kalbi başka oyunlara kayıyor.

Kurgu farklı, amenna.
Fakat oyun 0-6 yaş görselliği olsun, Japon Pantone'si olsun, aradaki sinematiklerdeki (Diablo 2 geldi bir anda aklıma) "mantar" öğeleri olsun, Yuusama'nın Katamari nah nah (naaa, na, na, na, na, na, na, naaa, NAAA) şarkısı olsun, mallamaya bir övgü niteliğinde.

Ama güzel?!

Şöyle oluyor: Roboking gerzeği hayatta hiçbir şeyi doğru yapamadığı için bir aptallık sonucu yıldızları yokediyor?! Bizim Prens olarak görevimiz de, elimize verilen sonuna kadar yapışkan Katamari'yi döndüre döndüre yıldız boyutuna yaklaşan koca kitleler yapmak.

Döndürüyorsun da döndürüyorsun deli dütmüş gibi. Ama bir zevkli sormayın. Önünüze geleni yapıştırıyorsunuz katamarinize. Bu bazen bir donut, bazen Power Ranger tipli bir oyuncak, bazen bir fare, bazen bir kedi. Bazense bir abi kardeşi alıveriyorsunuz.



Benzerlik şaşırtıcı.
Kovala babam kovala/döndür babam döndür.
Anthony Hegarty'nin bile kulağıma sevimli gelmesini sağlayan bir müzik.
Yellow Submarine bilincinde görsellik.
Ve tabii ki; DADA.


Tarihin en yüce keşfini yapan bu entelijansla, bu büyük rezemblansı bulmanın keyfini yaşıyorum. Ohş.

2 şeyden tiksinirim...


Birincisi depresyon.
İkincisi telefonda İngilizce konuşmak.

Aaa unutmuşum, üçüncü de var, o da Jocelyn Wildenstein.


Sana ayrı blog postu hazırladım, bekletiyorum teyzecim.

16 Aralık 2009

Update

Blog'uma bir süredir yazamıyorum sevgili milyonlarca seyircim, farketmişsinizdir.
İşte tam bu zamanlarda blog'umun bir teması olaydı, sorun olmazdı diyorum.
En azından "tatil" teması olsaydı sadece tatil çıktığımda yazabileceğim için senede bir kez doldurmam nahoş karşılanmazdı.

Feşın zart zurt blog'u olsaydı, Gayrettepe Telekom durağında ikamet eden evsiz barksız ablayı çekerdim, yeni boho chick diye sunardım. Tam bir duyarsız serkeş gibi.

Müzik blog'u olsaydı, iTunes'um sürekli açık olurdu, ay o çalıyor bu çalıyor derdim. Onu buna, bunu şuna benzetirdim, aynı Led Zeppelin! diye çemkirir, Amerikayı yeniden keşfeden bir cahilliğe öykünürdüm.

Hiçbirşey hakkında bir blog yazıyorsanız, gerçekten "hiç" anlarınız olmalı ki blog yazabilin. Ancak bir süredir "hiç" anlarım olmadı. Günün 24 saat olmasına kırıldım biraz kısacası. Şimdi nasıl yazıyorsun derseniz, insan bazen kendine hiçlik yaratmak için çabalamalı. Bazen yalnız olmak çok güzel. Ama tercih ettiğin içinse; yalnız bırakıldığın için değil tabii.
Böyle de şımarığım.

11 Aralık 2009

You say goodbye, I say hello!

2,5 senedir günümün, hayatımın büyük bölümünü geçirdiğim sevgili Yorum acansa bugün veda ediyorum. Tıpkı kocamı terkeder gibi, askerdeki sevgilimi aldatır gibi, yağmurda arkadaşımı AKM'nin önünde 35 dakika bekletir gibi.

My dear Yorum. Severek ayrılalım.

23 Kasım 2009

Yaş 15: Yolun başlangıcı bile etmez.

Çocuk istismarı mı değil mi tartışmaları bir yana, gözümüzü acıtıyor.

15 yaşındakiler, ne zaman ilgi çekici bir nesne haline geldiler de bir program oldular?

İnsan hayatının en ucube bölümü olan ergenlik, değil televizyonda yayınlanmayı, evden dışarı adım attırılmayı bile haketmiyordu oysa. En azından biz ergenlik utancımızı öyle yaşadık.

Derin bir nefes alıp 15 yaşımızı hatırlayalım.

Akşam saatlerinde dışarı çıkmak için açlık grevi yapılan, geç kalındığında ev hapsi cezası alınan, haftabaşı yeni hayat görüşleri edinilen bolca bunalımlı bir yaştı. Yüzümüzden çirkinlik, sözümüzden çirkeflik akardı. Her konuda asgari bilgi sahibi olmamıza rağmen illa ki tutkulu bir iddiamız olurdu. Hobilerimiz; aşık olmak, arkadaşlara küsmek ve aileye oflamaktı. Bazen spor olsun diye evden kaçılır, kapılar sertçe çarpılırdı. Hani derler ya; köşeden döndük.

Ergenliğin hiç de hoş olmayan ve milyonlarla paylaşılmaya değmeyecek bir çağ olduğu konusunda mutabıksak devam ediyorum.

Programın konsepti belli: 15 yaşındaki kızlar 25 yaşında gibi giyinerek, seçilen şarkıları ardarda seslendiriyorlar, SMS yoluyla halk oylaması yapılıyor, bu esnada jürimiz de ne amaca hizmet ettiği mantığa oturmayan bir şekilde ergenleri eleştiriyorlar. Oylamalar sonucunda elenmekten kurtulan ergenler, seyircilerin arasında oturan annelerinin kucağına koşuyorlar. Ana kucağı gibisi yok: Programın aslında vermek istediği mesaj bu kadar naif ama biz anlamamakta diretiyoruz.

Her hafta bu kıyasıya maceranın sonunda sona 2 kişi kalıyor. Son görev de şu: Anneyle birlikte bir şarkı seslendirmek. Düet yani. Anneyle: Anacım! Tablo çok acı. Ergen kişi piyano başında kendini paralarken, vokal sırası annesine geldiğinde, annehanım varolan tüm potansiyelini kullanmaya çalışıyor mikrofona doğru. Tabii, bu ergenimiz için yeterli bir performans olmuyor... “Anneaa, rezil ediyorsun beni” bakışları, dikkatsiz gözlerden bile kaçmıyor. Annesi şarkıya kendinden bir şeyler katarken, ergenin yüzündeki anne utancını ne Freud, ne de Jung açıklayabilir.

Sen bugün git, sonra gel

15 yaşındaki kızların titrek performansları ciddiye alınacak gibi değil. İleride müzik endüstrisinde başarı gösterebilirler mi, o konuda da pek ipucu vermiyor program. Ancak yine de bir izlenebilirliği var. Bu izlenebilirlik de, Youtube’da şarkı söylerken ağlayan Çinli çocuğun dramını anımsatıyor. Başkasının rezilliğine ağız dolusu gülmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Evet acımasızız. Abes bir görüntü geçmeyegörsün elimize, acıtırız.

Bizim acıtmamız şöyledursun, sevgili jüri üyeleri, kendilerine sanki zorla Mayıs Sıkıntısı izlettiriliyormuş gibi, “Bitse de gitsek” der gibi, baygın yorumlar yapıyor: “Saçın çok uzun” “Gırtlağın Türkiye’ye hitap etmiyor” “Bu hafta e-le-ne-cek-sin” “Zor bir hayatın olmuş anlıyorum seni” “Ben de tezgahtarlık yaptım” “Sizden bir kız grubu kurarız biz, değil mi Sinan, kurarız”. İşin eğreti duran kısmı, munis görünümlü Şafak Karaman, konsept gereği “sivri dilli jüri üyesi” olmuş. Oysa ki özünde ne kadar iyi bir insan gibi duruyordu!

Kıssadan Hisse

Anneler! Babalar! Sırf “popstar olma ihtimalini sevdiniz” diye, çocuğunuzu bu yaşta medyanın en orta yerine salmayın. Gördüklerime dayanarak söylüyorum ki; onlar kendilerini eleştirilerden koruyamayacak kadar genç, sizlerse onları koruyamayacak kadar leylasınız. Sevgili ergenler! Siz de oturun oturduğunuz yerde, İpek Ongun falan okuyun.

21 Kasım 2009

Derbi Melodramı

Günlerden Cumartesi.
Yine bir derbi gecesi.
Üstelik bir doğumgünü evsahibesiyim. Ve doğumgünü sahibi arkadaşımın istediği olmalı: O maç seyredilecek.
Digiturk'u arayıp maçı satan alan da ben oldum elbette. Harakiri bu olsa gerek.
Geçireceğim 2 saat değil beni endişelendiren. 40 dakikası bitti gibi, hiç üzerime alınmıyorum. İlgileniyor gibi yapmama da gerek yok. Yaşasın ev sahibesi olmak.

Fekat.

Siz de Digiturk üyesi misiniz yoksa?
Ah müşteri temsilcilerine yandığımın Digiturk'u.
Bir maç satın alındı ya; bu demektir ki periyodik olarak cep telefonumdan rahatsız edileceğim. Hatta azarlanabileceğim de.

"48 milyona maç almışsınız, neden LigTV almıyor sunuaaz?"

Almıyorum dedin mi, çok uzatmıyorlar, haklarını yemeyelim. Ancak bir de "promosyonlar" seferi başlıyor ki, işte o seferden sadece gerçekten sağlam bünyeler kurtulabiliyor.

Şöyle bir konuşma geçti:

Sinema paketimiz var. Siz 2 senelik üyemiz olduğunuz için A değil B TL değerinde!
-Yok teşekkür ediyorum.
(Duraksamalar...) A-a? Deniz hanım bu gerçekten avantajlı bir paket...
-Yok ben DVD tercih ediyorum.
Bir DVD ne kadar Deniz Hanım? 20-30 falan değil mi? Bu pakette yalnızca 10 TL fark ödeyerek bütün sinema kanallarını izleyebileceksiniz.
-Para meselesi değil, DVD izliyorum ben. Hem ayrıca başka yollar da var.
Ben bilgisayar mühendisiyim, nasıl bedava izlenir bilmiyorum.
-Gerçekten mi bilmiyorsunuz? Ben anlatayım size (torrent-mininova anlatılır)
Peki Deniz Hanım. İYİ GÜNLER!


Digiturk. İşe alırken aradığın ilk özellik "Hayır'dan anlamamak" mı?
Son defetme yöntemim "Domuz gribiyim, konuşamıyorum" oldu. Geldikleri gibi gittiler.

Bir süre daha hayatıma dürüst olmayan yollarla devam edebilirim gibi görünüyor.
Üzülerek belirtmeliyim ki pokeryüzlü bir insan oldum.

06 Kasım 2009

Her şeyi vardan yok eden.

Ergenliğe adanmış bir öğretinin sıfat kısmıdır bu başlık. Hepiniz ergenlik konusunda en az benim kadar deneyimlisiniz, öyle değil mi?

Bu yazı tüm ergenlere gelsin. Veya ergenlik yaşamışlara. Veya ergen kalacaklara.
Her gün alayına isyan!


Faturalı hat yerine Hazırkart alınca karizmanın nasıl da "reset"lendiğini düşünürdük. (Bu, 532'li hatlar için milyarlar ödeyenlere gelsin)


Çift sayılı bir arkadaş grubuna yeni bir kişi eklenip tek sayılara dönünce, nasıl da dışlanırdı bir kişi, dönüşümlü olarak. (Bu, sosyal hayatı zorlaştıran ve gavurların frienenemies dediği tüm kadınlara gelsin)


Dıdısı, dıdısıyla çıktığında, eski dıdısı buna içerlerdi de dıdısının dıdısı buna nasıl tepki koyardı. (Bu, her türlü namus cinayetine gelsin)


Her senenin başında yepyeni gazlarla yepyeni bir insan olma hayalleri kurulurdu. (Bu, bir kitap okudum hayatım değişticilere gelsin)


Müdürün odasına çağrılıp harlı harlı hakkını da savunurdun, yol yordam bilmeden. (Bu, işyerinde sinir krizinden kriz beğenenlere gelsin)


Bir arkadaş yeni bir sevgili edindiğinde eski arkadaşlarını sallamazdı filan. (Bu, aşıkolduğumiçinhayatbayramcılara gelsin)


Çirkin kızlarla ölesiye dalga geçilirdi, yetmez, herkesin gözü önünde sosyal yıkım yaşatılırdı. (Şu elinde tuttuğun çikolata 5 zilyon kaloricilere gelsin)


Gece dışarı mışarı çıkamazdık, dizimizi kırıp oturur artistik patinaj neyin izlemek zorunda bırakılırdık. (Bu, kıskançlıktan karısına hayatı zindan eden kocalara gelsin)


Harçlığımız bir poka yetmezdi. Bazılarımızın da harçlıklarını yiyecek bir hayatı olmazdı. (Bu, çalışanlarının yaşama hakkına saygısı olmayan patronlara gelsin)


Bazı kızlar, kıskandığı için, ötekinin güzel olduğunu bir türlü kabul etmez, hemen bir şey konduruvereyim diye fırsat kollardı. (Bu, yine aynı insanlara gelsin)



Bazı oğlan çocukları, hoşlandıklarını belli etmek için sütyen kopçası falan açarlardı hobi olarak. (Bu, işyerinde ruhsal fiziksel her türlü tacize gelsin)



Gördüğümüzü birebir yapmak uğruna başladığımız sigara içme alışkanlığı, nasıl da tuvaletlere taşınırdı. (Bu, arkadaşın camdan atlasa sen de mi atlayacan teyzelere gelsin)



Ailece izlenen filmde sevişmeli sahne çıkınca nasıl da kıpkırmızı olunurdu ve ayrı bir yöne bakılırdı, halihazırdaki kediyle ilgilenilirdi, sanki sen sevişiyormuşsun gibi. (Bu, ben hiç porno izlemedimcilere gelsin)


Bir konuda red cevabı alınca, değiştirmek için açlık grevi bile yapılırdı. (Bu, bana gelsin)


"Well she's walking through the clouds with a circus mind, that's running wild."
(Bu şarkı, tüm sevenlere gelsin.)