16 Aralık 2009

Update

Blog'uma bir süredir yazamıyorum sevgili milyonlarca seyircim, farketmişsinizdir.
İşte tam bu zamanlarda blog'umun bir teması olaydı, sorun olmazdı diyorum.
En azından "tatil" teması olsaydı sadece tatil çıktığımda yazabileceğim için senede bir kez doldurmam nahoş karşılanmazdı.

Feşın zart zurt blog'u olsaydı, Gayrettepe Telekom durağında ikamet eden evsiz barksız ablayı çekerdim, yeni boho chick diye sunardım. Tam bir duyarsız serkeş gibi.

Müzik blog'u olsaydı, iTunes'um sürekli açık olurdu, ay o çalıyor bu çalıyor derdim. Onu buna, bunu şuna benzetirdim, aynı Led Zeppelin! diye çemkirir, Amerikayı yeniden keşfeden bir cahilliğe öykünürdüm.

Hiçbirşey hakkında bir blog yazıyorsanız, gerçekten "hiç" anlarınız olmalı ki blog yazabilin. Ancak bir süredir "hiç" anlarım olmadı. Günün 24 saat olmasına kırıldım biraz kısacası. Şimdi nasıl yazıyorsun derseniz, insan bazen kendine hiçlik yaratmak için çabalamalı. Bazen yalnız olmak çok güzel. Ama tercih ettiğin içinse; yalnız bırakıldığın için değil tabii.
Böyle de şımarığım.

11 Aralık 2009

You say goodbye, I say hello!

2,5 senedir günümün, hayatımın büyük bölümünü geçirdiğim sevgili Yorum acansa bugün veda ediyorum. Tıpkı kocamı terkeder gibi, askerdeki sevgilimi aldatır gibi, yağmurda arkadaşımı AKM'nin önünde 35 dakika bekletir gibi.

My dear Yorum. Severek ayrılalım.

23 Kasım 2009

Yaş 15: Yolun başlangıcı bile etmez.

Çocuk istismarı mı değil mi tartışmaları bir yana, gözümüzü acıtıyor.

15 yaşındakiler, ne zaman ilgi çekici bir nesne haline geldiler de bir program oldular?

İnsan hayatının en ucube bölümü olan ergenlik, değil televizyonda yayınlanmayı, evden dışarı adım attırılmayı bile haketmiyordu oysa. En azından biz ergenlik utancımızı öyle yaşadık.

Derin bir nefes alıp 15 yaşımızı hatırlayalım.

Akşam saatlerinde dışarı çıkmak için açlık grevi yapılan, geç kalındığında ev hapsi cezası alınan, haftabaşı yeni hayat görüşleri edinilen bolca bunalımlı bir yaştı. Yüzümüzden çirkinlik, sözümüzden çirkeflik akardı. Her konuda asgari bilgi sahibi olmamıza rağmen illa ki tutkulu bir iddiamız olurdu. Hobilerimiz; aşık olmak, arkadaşlara küsmek ve aileye oflamaktı. Bazen spor olsun diye evden kaçılır, kapılar sertçe çarpılırdı. Hani derler ya; köşeden döndük.

Ergenliğin hiç de hoş olmayan ve milyonlarla paylaşılmaya değmeyecek bir çağ olduğu konusunda mutabıksak devam ediyorum.

Programın konsepti belli: 15 yaşındaki kızlar 25 yaşında gibi giyinerek, seçilen şarkıları ardarda seslendiriyorlar, SMS yoluyla halk oylaması yapılıyor, bu esnada jürimiz de ne amaca hizmet ettiği mantığa oturmayan bir şekilde ergenleri eleştiriyorlar. Oylamalar sonucunda elenmekten kurtulan ergenler, seyircilerin arasında oturan annelerinin kucağına koşuyorlar. Ana kucağı gibisi yok: Programın aslında vermek istediği mesaj bu kadar naif ama biz anlamamakta diretiyoruz.

Her hafta bu kıyasıya maceranın sonunda sona 2 kişi kalıyor. Son görev de şu: Anneyle birlikte bir şarkı seslendirmek. Düet yani. Anneyle: Anacım! Tablo çok acı. Ergen kişi piyano başında kendini paralarken, vokal sırası annesine geldiğinde, annehanım varolan tüm potansiyelini kullanmaya çalışıyor mikrofona doğru. Tabii, bu ergenimiz için yeterli bir performans olmuyor... “Anneaa, rezil ediyorsun beni” bakışları, dikkatsiz gözlerden bile kaçmıyor. Annesi şarkıya kendinden bir şeyler katarken, ergenin yüzündeki anne utancını ne Freud, ne de Jung açıklayabilir.

Sen bugün git, sonra gel

15 yaşındaki kızların titrek performansları ciddiye alınacak gibi değil. İleride müzik endüstrisinde başarı gösterebilirler mi, o konuda da pek ipucu vermiyor program. Ancak yine de bir izlenebilirliği var. Bu izlenebilirlik de, Youtube’da şarkı söylerken ağlayan Çinli çocuğun dramını anımsatıyor. Başkasının rezilliğine ağız dolusu gülmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Evet acımasızız. Abes bir görüntü geçmeyegörsün elimize, acıtırız.

Bizim acıtmamız şöyledursun, sevgili jüri üyeleri, kendilerine sanki zorla Mayıs Sıkıntısı izlettiriliyormuş gibi, “Bitse de gitsek” der gibi, baygın yorumlar yapıyor: “Saçın çok uzun” “Gırtlağın Türkiye’ye hitap etmiyor” “Bu hafta e-le-ne-cek-sin” “Zor bir hayatın olmuş anlıyorum seni” “Ben de tezgahtarlık yaptım” “Sizden bir kız grubu kurarız biz, değil mi Sinan, kurarız”. İşin eğreti duran kısmı, munis görünümlü Şafak Karaman, konsept gereği “sivri dilli jüri üyesi” olmuş. Oysa ki özünde ne kadar iyi bir insan gibi duruyordu!

Kıssadan Hisse

Anneler! Babalar! Sırf “popstar olma ihtimalini sevdiniz” diye, çocuğunuzu bu yaşta medyanın en orta yerine salmayın. Gördüklerime dayanarak söylüyorum ki; onlar kendilerini eleştirilerden koruyamayacak kadar genç, sizlerse onları koruyamayacak kadar leylasınız. Sevgili ergenler! Siz de oturun oturduğunuz yerde, İpek Ongun falan okuyun.

21 Kasım 2009

Derbi Melodramı

Günlerden Cumartesi.
Yine bir derbi gecesi.
Üstelik bir doğumgünü evsahibesiyim. Ve doğumgünü sahibi arkadaşımın istediği olmalı: O maç seyredilecek.
Digiturk'u arayıp maçı satan alan da ben oldum elbette. Harakiri bu olsa gerek.
Geçireceğim 2 saat değil beni endişelendiren. 40 dakikası bitti gibi, hiç üzerime alınmıyorum. İlgileniyor gibi yapmama da gerek yok. Yaşasın ev sahibesi olmak.

Fekat.

Siz de Digiturk üyesi misiniz yoksa?
Ah müşteri temsilcilerine yandığımın Digiturk'u.
Bir maç satın alındı ya; bu demektir ki periyodik olarak cep telefonumdan rahatsız edileceğim. Hatta azarlanabileceğim de.

"48 milyona maç almışsınız, neden LigTV almıyor sunuaaz?"

Almıyorum dedin mi, çok uzatmıyorlar, haklarını yemeyelim. Ancak bir de "promosyonlar" seferi başlıyor ki, işte o seferden sadece gerçekten sağlam bünyeler kurtulabiliyor.

Şöyle bir konuşma geçti:

Sinema paketimiz var. Siz 2 senelik üyemiz olduğunuz için A değil B TL değerinde!
-Yok teşekkür ediyorum.
(Duraksamalar...) A-a? Deniz hanım bu gerçekten avantajlı bir paket...
-Yok ben DVD tercih ediyorum.
Bir DVD ne kadar Deniz Hanım? 20-30 falan değil mi? Bu pakette yalnızca 10 TL fark ödeyerek bütün sinema kanallarını izleyebileceksiniz.
-Para meselesi değil, DVD izliyorum ben. Hem ayrıca başka yollar da var.
Ben bilgisayar mühendisiyim, nasıl bedava izlenir bilmiyorum.
-Gerçekten mi bilmiyorsunuz? Ben anlatayım size (torrent-mininova anlatılır)
Peki Deniz Hanım. İYİ GÜNLER!


Digiturk. İşe alırken aradığın ilk özellik "Hayır'dan anlamamak" mı?
Son defetme yöntemim "Domuz gribiyim, konuşamıyorum" oldu. Geldikleri gibi gittiler.

Bir süre daha hayatıma dürüst olmayan yollarla devam edebilirim gibi görünüyor.
Üzülerek belirtmeliyim ki pokeryüzlü bir insan oldum.

06 Kasım 2009

Her şeyi vardan yok eden.

Ergenliğe adanmış bir öğretinin sıfat kısmıdır bu başlık. Hepiniz ergenlik konusunda en az benim kadar deneyimlisiniz, öyle değil mi?

Bu yazı tüm ergenlere gelsin. Veya ergenlik yaşamışlara. Veya ergen kalacaklara.
Her gün alayına isyan!


Faturalı hat yerine Hazırkart alınca karizmanın nasıl da "reset"lendiğini düşünürdük. (Bu, 532'li hatlar için milyarlar ödeyenlere gelsin)


Çift sayılı bir arkadaş grubuna yeni bir kişi eklenip tek sayılara dönünce, nasıl da dışlanırdı bir kişi, dönüşümlü olarak. (Bu, sosyal hayatı zorlaştıran ve gavurların frienenemies dediği tüm kadınlara gelsin)


Dıdısı, dıdısıyla çıktığında, eski dıdısı buna içerlerdi de dıdısının dıdısı buna nasıl tepki koyardı. (Bu, her türlü namus cinayetine gelsin)


Her senenin başında yepyeni gazlarla yepyeni bir insan olma hayalleri kurulurdu. (Bu, bir kitap okudum hayatım değişticilere gelsin)


Müdürün odasına çağrılıp harlı harlı hakkını da savunurdun, yol yordam bilmeden. (Bu, işyerinde sinir krizinden kriz beğenenlere gelsin)


Bir arkadaş yeni bir sevgili edindiğinde eski arkadaşlarını sallamazdı filan. (Bu, aşıkolduğumiçinhayatbayramcılara gelsin)


Çirkin kızlarla ölesiye dalga geçilirdi, yetmez, herkesin gözü önünde sosyal yıkım yaşatılırdı. (Şu elinde tuttuğun çikolata 5 zilyon kaloricilere gelsin)


Gece dışarı mışarı çıkamazdık, dizimizi kırıp oturur artistik patinaj neyin izlemek zorunda bırakılırdık. (Bu, kıskançlıktan karısına hayatı zindan eden kocalara gelsin)


Harçlığımız bir poka yetmezdi. Bazılarımızın da harçlıklarını yiyecek bir hayatı olmazdı. (Bu, çalışanlarının yaşama hakkına saygısı olmayan patronlara gelsin)


Bazı kızlar, kıskandığı için, ötekinin güzel olduğunu bir türlü kabul etmez, hemen bir şey konduruvereyim diye fırsat kollardı. (Bu, yine aynı insanlara gelsin)



Bazı oğlan çocukları, hoşlandıklarını belli etmek için sütyen kopçası falan açarlardı hobi olarak. (Bu, işyerinde ruhsal fiziksel her türlü tacize gelsin)



Gördüğümüzü birebir yapmak uğruna başladığımız sigara içme alışkanlığı, nasıl da tuvaletlere taşınırdı. (Bu, arkadaşın camdan atlasa sen de mi atlayacan teyzelere gelsin)



Ailece izlenen filmde sevişmeli sahne çıkınca nasıl da kıpkırmızı olunurdu ve ayrı bir yöne bakılırdı, halihazırdaki kediyle ilgilenilirdi, sanki sen sevişiyormuşsun gibi. (Bu, ben hiç porno izlemedimcilere gelsin)


Bir konuda red cevabı alınca, değiştirmek için açlık grevi bile yapılırdı. (Bu, bana gelsin)


"Well she's walking through the clouds with a circus mind, that's running wild."
(Bu şarkı, tüm sevenlere gelsin.)


28 Ekim 2009

Fazla ilgi adamı bunaltıyore.

Ben bir halt yedim.
Birkaç yıldır kadınlar arasında bakır, erkekler arasında kızıl diye adlandırılan saç rengimi değiştirdim.
Şimdi, bundan size ne, ya da kime ne, öyle değil mi?
Öyle değilmiş ayol.
Saçımı boyattığım an halka mal oldum.
İyi oldu, güzel oldu, çok daha yakışmış, ötekisi de kötüydü be, saçların yıpranacak sürekli boyatmaktan, ne renk şimdi bu, oo, eee, buuu, eskisi daha güzeldi.

SORDUK MU ULEN?
Sorduklarım elbette oldu, sordum, söylediler, delikanlı gibi.
İlk bir boyattım, fönlü falan gördü insanlar, şaşaa, hava, spot ışıklar... Has bir renk, has bir karizma.
Tabii fön bozuldu, bir iki yıkadım, aktı bu renk. Bu sefer "ne oldu, saçın geçen siyahtı, şimdi ne renk, aksın ya, böyle kalsın yıpranmasın"
İşgüzarlığa devam.

Akık saçtan rahatsız olan ben iki hafta sonra simsiyah yaptım saçlarımı. Oh, kömür gibi.

Aaaa, beee, ceee, yine boyatmışsın, röbaştas!
Evet boyattım. Bunu bir scarlet letter gibi alnımda da taşıyorum ben. Saçını boyatan kadın, yüzüne bağırın bu kadının, taş atın, kamyonların arkasında zincirle sürükleyin mümkünse, yere vurun, duvara çalın.

Güzel olmuş de geç, öyle değil mi.
Öyle değil.

Saçımı boyattığımı anladığını bana anlatmak için "SAÇANA BOYATMAŞSAN YİNA" cümlesi sarfedilmeli. Ben anlamalıyım ki, karşımdaki de bu değişikliği anlamış.

Öğrencilik yıllarımda sosyal psikoloji dersiydi sanırım, yalan olmasın, neyse işte, o derste, birbirini az tanıyan insanların havadan sudan konuşmak diye tabir ettiğimiz gereksiz hoşbeşlerinin zirve konusu sahiden de havanın durumundan konuşmakmış.

Normal zamanda belki dostum. Ancak ben saçımı boyattığımda, bu, tüm konuları domine edebilecek kadar önemli bir mevzu oldu. Tıpkı "Ömer'in karnı acıktııı" gibi. Herkesin bu konuda bir fikri varmış. Üstelik bazılarının oldukça tutkulu görüşleri varmış. Dertliymiş bazısı. Bazısı bilenmiş. Bu görüşlerden kişilik analizine gidecek kadar analitik bir insan olduğum içinse, bundan bir blog yazısı yazmayı görev bildim ben.

Sonra bugün aklıma geldi. 30 Rock'ta mesaj kaygılı şapka takan abimiz var ya, ben de kendime "Do Not Disturb" diye bir şapka mı yaptırsam acaba. Oyun oynuyor oluyorum, oyunum bölünüyor.

22 Ekim 2009

English Man in New York




+ F klavye kullanmaya çalışan ben.
Bi' hüzün var kısacası. Anlatabiliyor muyum?

Writer's block...

...eşittir Plock.
O facebook aplikasyonuna n'olur bulaşmayın.

20 Ekim 2009

Retrospektif.

İnsan hayatı nelere kadir.
Bundan seneler önce bizleri ağlatan sızlatan olayların, bugün "seni donumda sallarım" kalitesizliğine ve kolaylığına bürünmüş vaziyette olduğunu görüyorum. Ve artırıyorum: Adam olsaymışız da yapmasaymışız.

Dün gece TV izlerken gözüme 12 yaşında bir çocukcağız çarptı. Aslında buradaki -cağız durumla değil çocuğun yaşıyla örtüşüyor. Adını unuttum, tabii artık bir zahmet 12 yaşındaki çocukların adını da hatırlamak istemiyorum, o da bir etken. Çocuk bir artist, bir eğreti. Büyümüş de küçülmüş dersiniz. Elleri kolları hareketleri. Her şeyiyle bir küçük adam. Falsosu yok mu; var. Mesut Yılmaz gibi konuşuyor. Ama yine de ya birileri bunu uyarmış, bak kazilyonların önüne çıkacaksın diye, ya da ezberletmiş. Her iki durumda da çocuk sosyal dünyaya bir iz bırakıyor bu vaziyette.

Ben 12 yaşında ne iz bıraktım bu sosyal dünyaya?

Ben bildiğiniz şarkı söylerdim, dans ederdim, arada hobi olarak ağlardım falan. Değil karizma ve kitleleri etkilemek, insanların önünde bağıra çağıra konuşsam bile afedersiniz kimse s**lemezdi beni. Kamera görüntülerim var o dönemden; insanlar gayet efendi efendi oturmuş muhabbet ederken, dünya çirkini bir yaratık aka DenHur, kameranın önüne zıplıyor ve utanmadan "beni çek beni çek, bale yapıyorum, lilililili" diye tepiniyor şerefsizim.



O yaşlarda böyle bir tat bırakıyorduk sanırım damakta.

Hani derler ya hayat bir sahne. Doğruysa sıçtık.

Çok değil, birkaç sene sonra yazmaya başladığım günlükleri buldum. İçinde ne rezillikler var ve ben onları yakmamışım ya, bu da bana ders olsun. Çünkü annem onları bulmuş ve okumuş. İçinde Leonardo DiCaprio ve benim efsanevi ilk görüşte aşk hikayemiz ve evliliğimiz var. Damat tarafı, uzak akrabalar falan da var içinde, o kadar epik. Aynı zamanda cinsel. Annem 13-14 yaş cinselliğimle gözlerinden yaşlar gele gele dalgasını geçiyor. Ve bana hala ders olmuyor. Gizli diye bir şey olmadığını bu yaşa geldim, öğrenemiyorum.

18-19 yaşlarına geldiğimde ise durum çok farklı. Gizli diye bir şey olmaması gerektiğine can-ı gönülden inandırmışım kendimi. Medeni cesaret had safhada. Şimdi geriye bakınca "LAVUK" derim kendime. Saçlar ve moda anlayışı o esnada fecaat. Geceleri perukla ve kar gözlükleriyle çıkmışım dışarı be, PERUKLA VE BOLLE MARKA KAR GÖZLÜKLERİYLE! Utanmadan, sahneye çıkıp brütal vokal yapmış bir insanım utanmadan. Bu esnada çaprazımda oturan koligim bana chai tea latte ikram etti. Ofis kokan hareketler bunlar. Aaah ah gençlikte kendimi David Bowie neyim zannederdim. Chai tea latte içiyor mudur Beawiee acaba?

Sene oldu 2009.
Bir ritüelim oluştu, her Pazartesi oturup bir düşünüyorum, Bu haftasonu insanlık için ne yaptım diye. Alkol tüketimi olduysa, o haftasonu insanlık için ayağım takılıp yere düşmüş, aptal saptal konuşmuş ve yeni tanıştığım bir insanla kavga etmiş olabiliyorum. İyi ki her zaman çok içmiyorum.

Bu durumda bizlerin, yetişkinlik ve gençlik arasındaki insanların, bir ikilemi var. Ya çok kontrollü yaşayıp sıkıcı bir insan olmaya doğru evrileceğiz, ya da kontrolsüz bir insan olup hırt bir insana doğru evrileceğiz. Arada bir denge tutturmaya gayret ederken, hayat şartları insanı dağ gibi taş gibi, kırılmaz plastikten bir maddeye dönüştürüyor.

Şu an mesela bana ne deseniz boş. Genelde fikrimi değiştirmem. "Ben ne dersem o olur" oldu. Kendi bütünlüğüm içerisinde her şeyi doğru yapmaya çalışıyorum. Çoğumuz da bu şekilde takılıyor. Ufak tefek peygamberler olduk desek yalan olmaz.







14 Ekim 2009

Beware the Mars Hoax


2 senede bir 27 Ağustos günü hortlayan Mars-Dünya yakınlaşması ve Mars'ın maşallah dolunay gibi görüneceği ancak bir türlü bunun olmayışı fenomenini birçoğumuz bilir. İnanız, biz NASA'nın anasayfasından olabilecek en geçerli bilgiyi almamıza rağmen, yine de 27 Ağustos'ta o anı görüntüledik. Ve ne mi oldu. Tabii ki magazin gazetecesi ağzıyla, ortaya birbirinden enteresan olmayan görüntüler çıktı. Ancak benim bilgilendirici narasyonum, Fırat'ın köpeklerle ilgili beyanatı ve Akay'ın önemli yönetmenlik ve kurgu anlayışından sonra "Beware the Mars Hoax" başlıklı bir video çıktı. Sizlerle paylaşıyorum.

27 Mayıs 2011'de lütfen apaçilik yapmasın kimse diyorum. İşte 27 Ağustos 2009 gecesi Mars ve Dünya bu kadar yakınlaşmıştır sevgili okuyucularım.

13 Ekim 2009

Denizsözü

There are google doctors, wikipedia scholars, facebook celebrities twitter journalists and most importantly, gtalk friends.*

(Deniz Coşkun, 2009, referans böyle verilmez)


*Ucuz kahraman durur mu, yapıştırmış cevabı: İşte dostum hepimiz kendini teknolojiye ölesiye kaptırmış, bazen sanal gerçeklikten bir adım öteye geçemeyen, insan olduğumuzu bu mecralar sayesinde unutan, oturup üretici bir faaliyete gireceğimize adeta bir hıyar gibi zaman öldüren, sonra da kendimizi savunmak için bu mecraları faydalı kullandığımızı iddia eden, rezil rüsva insan müsveddeleriyiz. Hayatımız bu eksende geçiyor. Bir de hayatı bu eksende geçmeyenler var ki, çoğu tamamen elitist bir tavırla dünyaya çok daha faydalı insanlar olduklarını iddia ediyor. Peki, I couldn't help but wonder, bu mecraların kullanım sıklığı veyahut kalitesi nasıl olmalıdır ki faydalı olsun? Hiç olmasın mı? Demokrasi iyi bir şey midir? Herkesten aynı öz-özveri beklenebilir mi? Hayatımızı çürütmeye başladığımız o anın göstergesi nedir? Peki ben çakma solcu muyum? Bence modern çağ şovalyesiyim.


Bi' geçmişimiz var...

08 Ekim 2009

Bono iğrenç. U2 da ona keza.




U2'nun Türkiye'ye gelişine ne diyorsunuz?
Sizce de Bono tam bir insan müsveddesi değil mi?
Sahiden herhangi bir olayı olmayan aptal saptal bir grup bence U2.
Hatta alıntı ediyorum; "İrlandalı Bon Jovi".

Posers.

Bono o kadar itici ki.
Gözlükleri, saçı, başı, hele o sesi, hele o sesi! Bir puştluk akıyor ağzının kenarlarından. Yaya yaya, sahne önüne yayıla yayıla mikrofonu taciz edişi. Sosyal sorumluluğu rock star imajına yedirmeye çalışışı. Ah o çabası.

Ah bir gün Bono'yla bir karşılaşsam, ah bir!
U2 sever bi' insan gibi yaklaşıp, o benden sıkılıp göz temasını kestiği anda o tokadı bassam!??!! Ona orada insanlık dersi veriversem ayaküstü, biri senle konuşurken gözünün içine bakacaksın diye, ah ah AH!

The biggest crap in the world.


Ya bir de dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama, Bono baya baya tiki kız gözlükleri takıyor ya?!
O gözlükleri neden taktığının cevabını da yukarıda gördünüz sanırım. İçindeki Deccal'i tutamamış artık. Pis herif.






25 Eylül 2009

Profil: Ricky Gervais

Karşınızda Ricky Gervais.

Yazar/aktör/stand-up komedyeni/yönetmen/prodüktör/eski Suede menajeri/müzisyen.

Ricky Gervais dedin mi, akan sular durur.
Elbette biz Türklerin henüz çokça ilgisini çekebilmiş değil, çünkü kendisi anadan doğma bir İngiliz. Amerikan komedisine daha aşina olan biz, Amerikan komedisi son yıllarda uluslararası mizahtan beslenmeye başlayınca, uluslararasına aşina olduk. Örneğin bu Amerikan harici komedilerden neler çıkışta: Yeni Zelandalı Flight of the Conchords ve İngiliz -Modların Kraliçesi- insanı Noel Fielding ve dizide gördüğümüzden -Bir lokma daha az zeki- olan Julian Barratt'ın sürrealizm dozu bol çıkışı; Mighty Boosh.

Ricky Gervais'e dönersek, bir İngiliz olan bu Napoleon tipli adamın, Amerikan komedisine kazınmış bir eseri var: The Office.

Steve Carell'li izlediğimiz Office, aslında çakma Office. Office dediğimiz şey aslında, Ricky Gervais'in yazdığı, yönettiği ve başrolde oynadığı bir "evlat". BBC'de yalnızca 3 sezon sürmüş olan bu dizi, NBC'nin satın alımıyla birlikte tüm dünyada (Steve Carell'e saygılarımızla) bir "olay" haline geldi. Tabii Ricky Gervais de The Office US'in "yaratıcı"sı oldu, yazarı oldu, böylece Amerika'ya, ve dolayısıyla uluslararası piyasaya, hiç gitmemecesine bir adım atmış oldu (Okyanusun diğer kıyısına tekrar seyahat ediyoruz ve diyoruz ki; Le Bureau da elbette onun). Bir adet Simpsons bölümü bile yazdı.

Emmy'yi alan Ricky Gervais, az sonra Kanye West'in odaya gireceğinden habersiz.

BBC'deki kariyeri de oldukça başarılı oldu Ricky Gervais'in. 3 sezonluk bir komedi dizisi olan Extras'ı yazdı, yönetti, oynadı. Umutlu yazar Andy Millman ve arkadaşı Maggie'nin ünlü oyuncuların oldukları yapımlarda figüran olarak hayatlarını idame ettirdikleri dönemde olanlar ve bitenleri anlatıyor. Kabaca konu bu, ancak her bölüme bir adet gerçek celebrity düştüğünü düşünürsek (Kate Winslet, David Bowie, Orlando Bloom, Chris Martin, Ian McKellen, Daniel Radcliffe vs vs), dizi oldukça enteresan bir altyapıya sahip. Özellikle bu ünlü insanları, itin poposuna sokmak şeklinde halledilmiş bir kurguda görmek, diziyi mükemmel hale getiriyor.

Ör:
Kate Winslet, phone sex'in inceliklerini anlatırken.
Chris Martin, Coldplay Greatest Hits t-shirt'üyle bulduğu her mecrada promosyon yaparken.
Daniel Radcliffe, prezervatif kullanmayı bilmezken.
David Bowie, "Pathetic Little Fat Man" diyerek Andy'nin özgüvenini hiç düzelmemecesine yıkarken.

Daha sonra Andy bir şans yakalıyor, BBC'yle anlaşmayı çakıyor ve eski çalıştığı yerdeki cins patronu ve etrafında olanları anlatan ve "ha! ha! ha!" olmayan bir komedi dizisini çekmeye başlıyor (Tanıdık geldi mi ne?). Neyse, prodüksiyon kanalları geliştikçe, dizi elbette catchphrase'leriyle, peruğuyla ve kocaman gözlükleriyle boka dönen bir yapım haline geliyor. Andy'nin hayalleri de ona keza. Hem Extras'ı fazla anlattım, hem de böyle anlatmakla olmaz, izleyiniz en kısa zamanda.

Geçenlerde Conan'a konuk olan Rick Gervais, Conan'ın alametifarikası, o tüysiklet kızıl saçlarına su döküp embesil modeli tarayabilecek be iPhone'uyla bu anın fotoğrafını çekip blog'una koyabilecek kadar "kanka", yeni filmi The Invention Of Lying'de çocuk cast'ı nasıl ağlattıklarını anlatırken "Anneniz öldü dedik" esprisini yapabilecek kadar da aymaz.

Conan'ın saçlarına böylesine müdahale edebilen ilk Türk paşası: Ricky Gervais.

Yeni filmden bahsetmişken (onu da yazdı, yönetti ve oynadı); The Invention of Lying, yalan söylemenin henüz keşfedilmemiş olduğu bir dünya kurgusunda, gürbüz ve malın gözü bir kurumsal adamın yalanı keşfedip, hayatını kendi lehine çevirmesini anlatıyor. Biraz Liar Liar'ın ters köşesi gibi görünen film, Tina Fey, Jonah Hill ve Rob Lowe gibi komedi mogullarının varlığıyla, eminim ki Ricky Gervais'in yüzünü kara çıkartmamıştır.

Daha fazla söze ne hacet çünkü gün 24 saat.
Gerekli linkleri ben size veriyorum:
Blog'u ve IMDB sayfası.
Buralardan başlayıp aklını sevdiğimin Ricky Gervais'inin yaptıklarına, ettiklerine, nelerle uğraştığına bakarsanız, adamı holistik bir bakış açısıyla anlayıp, her geçen gün daha çok sevmeye başlayabilirsiniz.
Blog'unda bu Rammstein Keine Lust tandanslı fotoğraflara sıkça rastlayabilirsiniz.

Bütün yazı boyunca tuttum, tuttum, şu kekremsi yorumu yapmayayım diye ama.
Daha önceleri Gervais'in stand-up performansını izlerken şu sözcükler dökülüvermişti ağzımdan, bir Azerbaycan Televiziyası görüş mesafesinden: "O toprakların Cem Yılmaz'ı".

O topraklar eskiden dutluktu.
Şimdi ise, Ricky Gervais , hiçbir anlam kaymasına gerek görmeden, o toprakların ağası oldu ve yüzölçümünü beş koldan genişletmek için önünde hiçbir engeli yok. Persona non grata oldu Kanuni Sultan Süleyman.

Bizi de fethet Ricky Gervais.

Long Live Ricky Gervais...

23 Eylül 2009

Geç olsun, güç olmasın: Bir eşek herif olarak Kanye West

Karaokede mikrofon kapışırcasına... First I was afraid.. AYVAZ PETRIFIED!


Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen MTV Video Müzik Ödülleri'nin hafızalardan silinmeyecek sahnesi, Kanye West'in çöm bir country şarkıcısı olan Taylor Swift'in ödül konuşmasının -ta ortasına- sıçtığı andır. Türkçe mealiyle bizde şu şekilde yankılanması uygun:

-Ben türkü söyleyen bir kızım, ne işim var buralarda, çok teşek.
-Bistrgit. Beyonce (Biyons değil Biyonse) gelmiş geçmiş en iyi klibi yaptı. Nokta.

Şimdi "politically correct" bir açıdan yaklaştığımızda Kanye West ne büyük eşşeklik etmiş, ne kadar terbiyesiz, hatta ırkçı falan. Lütfen sosyal kimliğimizi, genç sarışın kıza yazık ettiler ahlaki yargılarımızı az önce ele verilmiş tavla misali kolumuzun altına alalım. Taylor Swift'in klibi katışıksız bir aptal genç kız manifestosu, Beyonce'nin Single Ladies ise tartışmasız, o klipler içindeki en iyisi. Öncelikle koreografi, ancak Beyonce uyguladığında Yıldız Tilbe gibi olmayacak bir zorluk derecesinde. Ayrıca görüntü tamamen yalın, üstelik siyah beyaz, üstelik planlar da çok net. Çok net, estetik açıdan gayet anlaşılır. Kalabalık değil. "Tek taşımı kendim aldım" gibi vajinal kum fırtınası yüksek bir eser değil.

Fotoşort değil, bir SNL eseri. Paul Rudd'ın olduğu SNL bölümünü izlerseniz, sonlara doğru bu güzelliği yakalama fırsatı bulacaksınız. Evet, o Justin Timberlake.


Kanye West'e bu konuda katılıyorum.
Sezar'ın hakkını Sezar'a verme konusunda sınır tanımayan tarife.

Ancak; Hollywood filmlerine bu senaryoyu adapte edersek ; kurumsal dünyaya birkaç senedir katlanan ancak bundan müthiş rahatsızlık duyan genç ve smart casual çalışan, her gün uyandığında hayatını sorgulamaktadır. Bir gün canına tak eder ve gömleğini hoyratça açar, patronun yanına gider, tumturaklı bir balgam hörtletir. "İşi de skim, seni de skim" der ve gider. Tam bir kahraman gibi. Ama aynı zamanda...

...Böyle, nasıl desem, bir aymazlık.

Her şey güzel, yerinde, ancak!

-Kraldan çok kralcı- elektriği almadınız mı bu hareketten?
Ne kadar doğruyu söylüyor da olsa, kimyanız bir uyuşmadı değil mi?

Patron efendiye yaranmak için yengeyi yalamak, en eski numaralardan bir tanesi.

Olayın iç dinamiklerine iniyorum.
Jay-Z ve Beyonce "Ayıkla pirinci taşını" mottosunu çoktan benimsemişler gibi görünüyorlar.
Kanye West'in yanındaki asortik cıbırı düşünüyorum.
Sevgilisi böyle cengaver gibi sahneye atıldığında boğazında nasıl yumru olmuştur. Dememiş midir ki:
"Yalan dünya, dün evde bir su getirir misin bana dediğimde öylesine göt atan adam, bugün böylesine kıçı alev almış çita gibi nasıl da koştu sahneye Biyonciği haksızlığa uğrayınca"
Peki ya Taylor Swift. Zaten kafasında o ödülü nasıl haketmediği konusunda binbir tilki volta atarken, Kanye West sahneye çıktığında, acaba yalnızca bir saniye için "Ulen acaba kutlamaya mı geliyor böyle içli içli?" diye düşündü mü.
Ben anlamadım, çünkü alkış planından sonra bir baktım ki Kanye "belirmiş"... o çok yanlış anlaşılmış saç modeliyle.

Ödül gecesinin sonlarına doğru, Beyonce hakettiği ödülü almak için sahneye çıktığında, ödül konuşmasını yarıda keserek, köylü güzeli Taylor Swift'i sahneye davet etti. Taylor, konuşmasını en nihayetinde yaptı (Matah bir şey de söylemedi elbette).

kardeş gibiydiler. (sleepers)

Tüm dünyanın sahiplendiği bu olayın akabinde olanlar da basının gözdesi oldu. ABD Başkanı Obama, tamamen içten bir tavırla Kanye'ye Jackass yakıştırmasını yaparken, Kanye de bu sırada boş durmadı ve Jay Leno'dan yer ayırttı.
Jay Z ve Rihanna ile birlikte bir şarkı seslendirdikleri o akşam, önce kendisi çıkarak "Evet ben eşeklik ettim, hatalıyım, Taylor'dan da bizzat özür dileyeceğim" dedi. Daha sonra mağduriyetini anlatabilmek için Jay Leno'nun below-the-belt-and-very-out-of-context sorularını yanıtladı. Elbette saf bir şekilde ilk aklıma gelen "Vaynasını, Jay Leno da ne sorular soruyor" olmadı, bunda çalışılmış bir PR stratejisi olduğu apaçık idi ama genel olarak durum bir engizisyon mahkemesini aratmadı.

"Anneni tanıma şerefine erişmiştim Kanye. Hayatta olsa o ne derdi?"
Duraksamalar. Gözyaşları. Bu travma yüzünden ben böyle oldum açıklamaları. Bu piyasada nerede durduğuma uzaktan bakmalıyım itirafları. Üzgünüz. Leno'nun, o dağ gibi çene yapısıyla belden aşağı vurarak, halkın gözü önünde "E senin annen öldü, bu yaptığın yakıştı mı?" diyerek Kanye West'i ağlatması, bu fazla iddialı VMA çıkışı için yerinde bir final olmadı.


Kafası büyük, elleri küçükoğlan Leno, sorularıyla Kanye West'e doğru çöreklenmişken.

18 Eylül 2009

Hayko Cepkin, Türkiye'nin Lady Gaga'sıdır.

Haaave you met my friend?
Gaga, Lady Gaga.
İsterseniz Stefani Joanne Angelina Germanotta diye de seslenebilirsiniz ancak GAGA varken yani sahiden ve bu insan da tavuskuşu gibi gezerken, neden başka şekilde seslenelim ona. Üstelik kızımız, Radio GaGa'dan kelli Queen'e de saygılarını sunarken, biz neden sunmayalım.

Yaşından büyük görünen bu eski go-go dansçısı 86'lı genç kadın, yaşından da büyük bir ikona dönüşmüş durumda. Ve ben, bir şekilde, teker teker olmasa da, holistik bir bakış açısıyla, LADY GAGA'DAN HOŞLANIYORUM.

Lady Gaga bir pop efsanesi olma yolunda desteğini almış hızla ilerlerken, popüler kültürün gitgide şiddetten, androgyny ve pornografiden beslendiği konusunda bizlere hayat dersi veriyor.

Bir kankardeşlik ritüeli olarak VMA'deki Paparazzi performansı

Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere, kendisi bu seneki Video Müzik Ödüllerinde 5 farklı kostümü ve canlı performansı ile kendisini tanımayanları da bir şekilde çemberinin içine dahil etmiş oldu. Üstelik bir ödül de aldı, ki almasa olmazdı, halk oyu denen musibet, bir sanatçı tribünlere ne derece oynamışsa o derece etkilidir. Lady Gaga da, bir biseksüel olmasının (hermafrodit de derler ancak konudışı), eşcinsel haklarına her fırsatta verdiği desteğin ve hakkını yemeyelim, Perez Hilton'la kankalığının tadını çıkardı halk oyunda. Bence iyi de oldu.

İngilizce konuşanların "controversial" diyebileceği, bizim de kimbilir "ne ayak" adı altında inceleyebileceğimiz bir laf etti bu ödül töreninin sonunda:
"This is for God, and Gays!"

"This is for god and gays and my beloved friend Den Hur and my steamy lover Arın"

Bu yüzden ona yeni Madonna denirken, Britney Spears'a dendiği zamanki kadar rahatsız olmuyoruz. Çünkü Madonna olmak demenin yalnızca "kadın" "sarı saçlı" ve "dansediyor bu da" olmadığını bilmiştik. Biraz "ne ayak" olmak gerekiyordu, Lady Gaga da bu noktaya kendini öyle bir güzel konumlandırdı ki, bu ne biçim bir pazarlama harikası diyebiliyoruz uzaktan.
Ama aslında:
Pop. Revisited. Nokta.


Hande Yener, sana yine iş çıkmadı. Üzgünüz ama, Hayko Cepkin Türkiye'nin Lady Gaga'sıdır.

17 Eylül 2009

The thin line between loving and stalking

Baştan uyarıyorum.
Günümüzde gençlerin aklı nerede, gençlik nereye gidiyor temalı bir yazımızdır.
Ve bu yazıdan alınan genç okuyucularım olabilir, bence alınsınlar. Haklarında "gerçekten" ne düşünülüyor, bilmek iyi gelebilir.

Müzik, sinema, resim, tiyatro vs vs.
Meta olarak konumlandırıldığından beri hepsi estetik kaygılar içeriyor. Ya da hepsi estetik kaygılar içerdiği için meta olarak konumlandırılmaya başladı. Nietzsche'nin bir dediğine göre, sanat sanat değil, zanaattır bu bağlamda.

Konumuzdan çok fazla sapmadan.

Bunların içerdiği estetik kaygı, aslında "sanat eseri"ni ilgilendiriyor. Sanatçıyı değil, öyle değil mi? Bu durumda, sanatı takdir eden insanların, sanatçı ile değil de, eser ile ilgilenmesi gerekir ideal dünyada.

Olgunluk bunu gerektirir.

Ancak, hepimizin bir dönem şanssızsa yaşadığı, şanslıysa başkalarında tanık olduğu "fanboy"luk müessesi, genç yaşlarda "sanatçının stalker'ı" olmak şeklinde hayat buluyor.
Ve inanın! Bu hiç şirin bir şey değil.

Bu hiç sağlıklı bir şey de değil.
Saman altından su yürüten, hin hin binbir türlü iş çeviren varlıklarcasına.

Peki gençler, kendinizi neden küçük duruma düşürmek bu durumda?
Sanat umrunuzda gibi görünmesenize. Yakın olmak, tanışmak istiyorsanız sanatı icra eden kişiyle, errrkek gibi çıkın, erkek gibi tanışın. Araya şarkı sözlerinden alıntılar serpiştirerek bir iletişim kuramazsınız bu insanlarla. Bu hareketlerinizle asla ama asla, dilediğiniz gibi arkadaşları olamazsınız. En fazla stalker'ları olursunuz. Groupie de olmazsınız ama. Groupie'ler yine bir nebze sevilir. Ama stalker'lar, 31 olsa çekilmez.

Çünkü arkadaşlar, siz artık 3 yaşında sevimli çocuklar değilsiniz.
Kimse sizin aptal veyahut saf olduğunuzu düşünmüyor.
Hatta öyle hareketlerle bu insanları punduna getirip kilitliyorsunuz ki (kitlemek), sizin de malın gözü olduğunuz konusunda varsayımlar var.
Ama bunu gerizekalılık maskesinin altında yapıyorsunuz, ve hiç ama hiç yakışmıyor.

Ünlü insanların "arkadaşı" olabilme "başarısı".
"Name dropping" yapabilmek.
Beraberce fotoğraflar çektirip "Biz eskiden" diyebilmek.
Sosyal çevrede böyle varolmak.
Bunu ısrarla sürdürmek.
Ve bunu en aşağılık şekilde yapmak.

Kendini bu denli küçük düşürebilmek, belli bir yaşa kadar yapılabilecek bir eylem. Zaten bir arkadaşlık öyküsü doğsun istiyorsanız bu insanlarla münasebetinizden, bu şekilde asla olmayacaktır.

Halihazırdaki ünsüz arkadaşlarınız bir gün ünlü olursa o zaman arkadaşlık olur.
Ünlü titrinden öte tanışıp muhabbet etmeye çalışırsanız, öyle bir arkadaşlık yok. Hiçbir zaman da olmayacak. Hiçbiiiir!

Şimdi sorarsınız, bahşoldu mu sana bu düşünceler?
Tüm bu gözlemler, aklımı başıma devşirdiğim anda başladı.
Bu da birkaç sene öncesine tekabül eder. Ama mesela, aslında zaman zaman hepimiz sizden biriyiz. Mesela, adını vermek istemediğim (!!!) altta gözünde siyah bant olan insanla tokalaşma fırsatım olduğunda adeta bir genç kız gibi "it's an honor to meet you sir" demiş oldum ki bu benim repliğim bile değildi. Ama yine bir errkek gibi, neysem o gibi. Sir, honor. Daha samimisi hıyarlık. Herifin müziğine fanboy olabilirim elbette ama kendisine... ASLA!

"Mesafeyi lütfen iyi ayarlayın"

09 Eylül 2009

Freefall

Hayır Ramiz, senden öteye geçerken ben yoldan yürüyordum, eskiden beri yaptığım bir şeydi bu, hayır şeffaf değil kendisi, nereye bakarsan bulunur bence bir yanıt, istersen kal istersen kalma, kabul ettirmek için özel bir çaba sarfetmemeliyiz, yaşarken görürsün, ne varsa onu bulursun da değil, sen nereye bakarsan, kağıtlar yığılı önüme, onları çöpten saymıyorum, işe yarayacağı iddia edildi bana, arkalarını kullanamıyorum, ne yazdığımı bilmez halde günü geçirmekteyim, ah telefon, senin tuşların beni çok korkuttu eskiden, telefonun delikleri içinde bir şeyler vardı çünkü o şarkıda, doktorlar yüzünden neler yapıyoruz, boynumuz ağrımasın diye monitörün altına kalın cosmo koyuyoruz, yarısı reklam onun da, ironik olmalı, boynumuzu tutturan da reklam boynumuza çare de kendisi, bir şeyler yapıştırdım ben buraya, stone free diyor, socrates was gay diyor, bunlar beni mi anlatıyor, yalan yanlış bilgiler, kendim hakkında, elbette bilmiyor kimse, yeterince yüzeysel, yeterince duygusal, içte olan içte kalsın dışa çıkmasın diyen birini tanımıştım, bunu herkese yap ama bana yapma, vazo hala duruyor, sanki bakire gibi etrafına kırmızı kurdele bağlı, onu atamam, içini de dolduramam, göz damlalarımı doldururum, çünkü gözlerim fazla kuru ağlamadığımdan, herkesin saçları güzel, herkesin saçları güzel, fişler ve fişler benim hayatımı hep kovalar, lambalar ampulsuz yıllarca durur, kimsenin umrunda olmaz, benim içimde olanlar ya da olmayanlar da kimsenin umrunda olmaz, dışımda olan biten de benim umrumda olmadı, olmaz da, ilaçlar sadece ama sadece masayı kaplıyor, bilime zaman zaman güven zaman zaman güvenme, bunu kimse demedi, bunu diyen bana da güven vermez, ne mantıkla söyledi kim bilir, her yerde monitör, birkaç yerde iğrenç sırıtanlar, sırıtmayın kardeşim, dişleriniz de o kadar güzel değil üstelik, vidalar sarkaçlar pandüller, kocaman bir kadın eli, sanki şeytanın eli, onun kadar turuncu pembe kırmızı, biraz da ayak gibi, acaba hangisi, florasan saniyede patladıkça patlıyor, bu sırada kafamda patlayanlar patlıyor, kimse duymuyor iyi ki de duymuyor, aklımdan bazen kötü şeyler geçiyor, kötü şeyleri de sevmeyi öğrendim, hiçbirimiz aziz değiliz, hayat dersi vermeye yetkin değiliz, yetkin dikinciler vardı nazım hikmet olmuştu, filmi de izlemedim, türk filmi izlememeye yeminli gibi davranıyorum, armageddon da seyretmedim ya da onun gibi birkaç film, onun gibi birkaç film deyince aklıma hemen mel gibson geliyor, o da dincinin önde gideniymiş, boşuna bu kadar üstüne gelmiyorlar, bir de adamda gani gani çocuk varmış, onlarda öyle, gani gani çocuk, en azından plasenta yememiş, hangisi daha gerizekalı bazen karar veremiyorum, tom cruise gay mi acaba, neden herkes gay konotasyonu veriyor onun adı geçince, bunun sırrını çözmeliyim.

08 Eylül 2009

Hayatta 2 tip insan vardır...

Biri destekli sallayan, öteki desteksiz sallayan.
Duyduğum en desteksiz sallamalardan bir demet oluştursam, zirveyi tıbbi konular hakkındaki sallamalar kapatmış olurdu.

Örneğin, halüsinasyon mevzu. Hani kimsenin ne s*k olduğunu tam olarak anlamadığı. Sosyal çevrenizden duyduklarınıza dayanırsanız, en az %50'si ya şizofren, ya beynen başka bir sakatlığı var o esnada, ya da asit dönemine denk gelmiş. Normal ve sorunsuz bir insanın durduk yere halüsinasyon deneyimlemesi kadar anormal bir şey olamaz. Farklı bir yerden de olsa, aynı bayatlığı taşıdığı için, onlar, high on life olsa gerek. O yüzden ne yapıyoruz, bu arkadaşlara da he deyip geçiyoruz.

Başka bir sallama ise; of bu artık alenen ta*ak geçtiğim: Bir gün arkadaşlarla ruh çağırdık, geldi abie. İnanmam böyle dandik şeylere dediğinde bir de hey şu yumurtaya can veren rabbim didaktikliğinde ikna etmek için özel bir gayret oluşur bu kimselerde. Neden? Senelerce aklı selim yetişmişim ve dağ gibi insan olmuşum evvela. Külliyen öküz bokusunuz. He deyip geçmiyorum bile bak.

Bir diğeri de küçükken sarışın olanlar. Artık, yapılmaz ki bu ama bu kadar sık. Hayır arkadaşlar, küçükken sarışınsanız bile şu anda değilsiniz. Yani bunu büyük bir özlemle ve gururla dile getirmenize gerçekten hiçbir gerek yok. Tıpkı Umut Sarıkaya'nın bir karikatüründe dile getirdiği gibi "Dede sen de sktir git Girit'e biraz takıl sonra gel ordan" (O da soyumuz Kripton'dan geliyorlardan)

Bayıldıklarımdan bir tanesi ise ünlü insan içeren anılar. Mübalağa sanatını buram buram içinize çekebileceğiniz hikayeler dinleten. Yalnız dikkat etmek lazım, o ünlü insan sandığınız kadar ünlü olmayabilir, rezil olabilirsiniz bir anda. Olanı gördüm. Ağlaya ağlaya baba evine gitti, haber alamadık.

NSFW olmak uğruna bunu da eklemeliyim: Posta yalanı. "Kaç posta?" sorusuna verilen hatalı cevaplar. Bu tip sallamaları genelde abazan ve afedersiniz karıya kıza aç arkadaşlarımızdan duyarız. Bunlar öyledir ki, görme ve koku duyuları gelişmiştir, zekaları kavruk kalmıştır.

Daha ne sallamalar var tespit etmek ve gözünüze sokmak istediğim. Ancak gün 24 saat.

07 Eylül 2009

Atıyorum tutuyorum.

Askerdeki "sol sol sol pezevenkler, sol sol sol pezevenkler, siz ananızdan siz babanızdan hiç terbiye görmediniz mi?" söylemi retro mu kaldı? Yakınlarda bunu deneyimleyen oldu mu?

Conan O'Brien ile evli olduğunu düşün. Geleneksel bir ailen olduğunu düşün. Conan, bayramda babanın elini öpüyor... PAHA BİÇİLEMEZ.

Faith no more hakkında bir psikolog olarak teşhisim var: BİPOLAR. Lityum dayanmaz. (İlaç ismi zikrederek haddimi aştım)

Burç adlı bir insan var. Yorumlarıyla bazen blog'uma neşe katıyor. Bir kez gördüm Nekropsi konserinde bir arkadaş vasıtasıyla ama, gomik bir arkadaş olduğunu hemen anladım. Hatta bugün, gomiklik olsun diye facebook'a google'dan bulduğu birinin resmini profil fotosu yapmış, kah gülüyor kah eğleniyor. Neyse, neticede, bu resmini koyduğu hilmi isimli insan, arkadaş listesindeki birinin amcası çıktı. Hayat güzeldir.

Zorla insanlıktan çıkarılan grup terapisti kendini tutamamış...
-Go fff... Go fff... Go to your happy place! demiş.

Gelin kafası terimi, English spoken ülkelerde Bridezilla diye de adlandırılır. Gelinler, müthiş derecede egocentnric bir ruh halinde sağa sola sataşırlar, "it's my party and I'll cry if I want to" ağlaklığıyla talepkarlardır. Bu yüzden kuaförlerde de bu özel gününüze özel modele "Gelin Başı" adı verilir. O da kibarlıktan.

Tourette's Syndrome'un bir de yazılı versiyonu var. Gtalk'ta, msn'de orada burada hadsiz hadsiz konuşmaya deniyor. Hiç ummadığınız anda gelen "Siye" tepkisinin sebebi olsa olsa bu sendromdandır, yoksa karşınızdaki ya da sizden kaynaklı olamaz. Bilim her şeyi açıklar.

Adı Goethe olanın burnu boktan kurtulmazmış.

Yeni bir habis düşüncem var: Beni beğenmeyen benim gibi olsun.

04 Eylül 2009

Ben bunu blog'uma yazarım ki.

Arkadaşlar ben öldüm, hiçlikten bildiriyorum. Ölünce, blog, falan çok ünleniyormuş dedi sanat camiası. Ondan ben de böyle bir strateji belirledim.

Ben hayattayken değerimi bilmediniz, bari ölünce bilin. Falan diye.

01 Eylül 2009

Düldül Kendra

E! izleyenler ya da izlemiş olanlar Girls of the Playboy Mansion'dan haberdardır. O 3 kız arasında en çok gelecek vaadeden kişi Kendra Wilkinson, yuvadan ayrılıyor ve kendine yepyeni bir yol çiziyor. Daha doğrusu kendine çok güzel bir reality show teklifi geliyor, bu da kabul ediyor. Adı: Kendra.

Kendra'ya girmeyeyim diyordum, Kendra'ya giren girmiş, blog'umun seviyesini düşürmeyeyim diyordum (uuu, bu 14 yaş ergen erkek beyanatını nasıl bir bilinçle yaptım kimbilir).

Ama Kendra, yakından incelenmesi gerekmeyen, tamamen yüzeysel, dünyaya söyleyecek hiçbir şeyi olmayan, banadokunmayanyılanbinyılyaşasıncı 86'lı bir kadın olduğu için BEN onun hakkında yazacağım.

Bir kere, hepimiz mutabıkız değil mi, Kendra kesinlikle güzel bir kadın değil.
Hatta Kendra bildiğin ATAAZlı.
Demek ki malı güzellikten götürmüyor. Seksilik? Smokin' hot body? Evet bunlar mevcut ama nedir asıl Kendrastik olan şey?
Onu en sonda söyleyeceğim. Kendra'dan kopamamamın sebebini sonda vereceğim.

Kendra tam bir gerizekalı.
Tam bir kavram kargaşası.

Kendra Hank Baskett diye bir basketbolcuyla (kendini anlatan bir çalışma) evlilik yolunda ilerliyor. Konumuz bu. Yeni bir eve taşınıyor, müthiş dağınık bir kız, bir boku beceremiyor, arada ne idüğü belirsiz anası ve haminnesi geliyor kriz anında yardımına.

Ha bu arada, mesela Kendra'yı bulaşıcı yapan şey, evde hiçbir möble yokken henüz, hemen bir "stripper pole" taktırması. Bunu yapsa yapsa Brüno yapabilirdi.

Düğün hazırlıkları çok şatifilli. Tabii ki ve tabii ki "bööle beş metrelerce çiçek istiyorum bööle". "Bambayaz bi gelinlik istiyorum ben, virgin white bir gelinlik, bakire değilim ama AHAHAHA". Ya da Kendra duruyor duruyor, patlatıyor arada "Hanklen biz çok gelenekseliz, ondan böyle bi' düğün istiyoruz"

Ulan senelerce Playboy Mansion'da kuma hayatı yaşadık diyorsunuz, çok mutluyduk kıznarnan diyorsunuz.
Geleneksel? Ananevi? Anan?
Ah be, Hakkı Devrim yapıştırsaydı cevabı keşke.

Neyse neticede, Kendra ve Hönk Playboy Mansion'da evlendiler. Ama öyle çıplak kızlar falan yoktu. Ananevi diyebiliriz bu bağlamda. Gerizekalı Kendra pederin söylediğini bile tekrarlayamadı gerçi.

Peder Bey: I take your hand...
Kendra: I take you wha?
Peder Bey: I take your hand...
Kendra: Wha? Wha? AHAHAHAHA.



Kendra dediğimiz de bu haa... Bir halt zannetmeyin.

Kendra artık hem evli, hem hamile. Hem kel, hem fodulsun Kendra. Ama yine de seni seviyorum Kendra. Kart kahkahanla haftasonumuza neşe kattın Kendra. Memen kafam kadar.

SON: Kendra'nın kahkahasını duydunuz mu? Bir duysanıza, n'olur duyun. Nasıl desem, efendim, Kendra gülüyor, biz gülüyoruz, Kendra gülüyor, biz gülüyoruz. Deh deh Kendram.

31 Ağustos 2009

Ölüm Marşının Bitmez Nakaratı

Bir gerçek var hayatta, ama hayatın dışında.

Ölüm onun adı da.

"Ayrılık da sevdaya dahil"den değil.

Sevdayı da yaşarsın, ayrılığı da.

Öldüğünü yaşar mısın acaba?

"Ölüyorum şu anda!"

Ölmek denmez ona.

Ölmek demek, yarım kalmak demek.

Tam bir şey söyleyecekken, bir münasebetsizin sözü alması.

Senin de söyleyeceklerinden tam o anda vazgeçmen demek.

Yine de bir umut beslersin içinde, bu bitince bana sıra gelir diye.

Yoo, o sıra hiç gelmez.

Ya o andır, ya o an.

Başka bir anı beklemez.

Ölüm de sabırsız, kötücül ve utanmadan sözünü kesen pis bir kız çocuğudur bence.

Nerde kalmıştık?

Ha, senin daha söyleyeceklerin vardır.

Münasebetsizin teki susturur seni, yarım kalır.

Başka bir an da olmaz ha, o elzem şeyi söyleyecek.

Ne söyledinse, söyledin.

Bundan sonrası, can sağlığı.

Tüh, sağlık da kalmadı.

Bunu bile söyletmez ölüm.

Artık başkaları arkandan ne derse...



PS: Şiir yazmaktan utanırım ben. Ama gazladılar. Başta Şölen. Oldu olmadı bilemem. Bir de "bana ne" her şeyin başında. Dimi hea? Bir de Arın da çok şiir yazıyor bu aralar, onun da gizli gazı oldu. Hepimize başarılar dilerim.

28 Ağustos 2009

Ada beni çağırıyor

Arkadaşlar, şimdi 1. tekil şahıs ağzından anlatacaklarım var size 3. tekil şahıslar hakkında olan.

Ben adaya gitmek istiyorum, yalnız kalmak hep.
İnsanlar ada ne demek bilmiyor, ada demek yalnızlık demek.
Yalnızlığı "tu kaka" edenler nerenin çocuğu oluyor, ben bilmiyorum.

Geçen bir film izledimdi, dandik ötesi.
Yine bir M. Night Saklaban filmiydi, sonu da bok gibiydi.
Orada bir süre bitkiler insanlardan öç alıyor şeklinde izledik.
Sonra anladık ki zaman duruyormuş filan feşmekan.
Zamanla futbol oynayasıca Night Shyamalan.

Nereden bu konuya geldim bilmiyorum.
Sanırım adada ağaçları öperdim düşünüyorum.
Sudan korkardım yine biraz, su apayrı bir habitat.
Ne münasebetle giriyoruz içine, ne münasebet!
Biz hepimiz biraz çok bilmiş, çok görmemişiz.

Gerçek yalnızlık adadadır.
Bunu bilmek adettendir.
Yalnızlık sevgilisizlik değildir.
Yalnızlık dostsuzluk değildir.
Bunlar şımarıklıktır.
Yalnızlık adanın ortasında tavşan gibi kalakalmaktır.

Şiir yazmak benim işim değil gördüğünüz gibi.
İstersem duygusal da yazarım, istemiyorum ki.
Ortaokullu pembe defterlerim var, intikam malzemesi.
Akrostişten Özdemir Asaf tarzı yazma çalışmalarına, geniş bir yelpazede salaklık içeriyor.
Ben demin de dedim.
Her şey fazlasıyla komik geliyor.
Her şeyin fazlası rahatsız ediyor.

Birinin ölmesi hiç komik değil ama.
Onun için sonsuza dek içilir de, ağlanır da.

Yalnız kalsam ölmek de olmaz.
Ben ölsem, dünya duymaz.

Adada ölüm değil hayat var.
Lost'un sırrı bu çıkarsa "ben demiştim" haklarımı istiyorum.

26 Ağustos 2009

Paper Doll'un o güzel hatrına...

Mimlenmek diye bir şey varmış. Bir nevi röportaj gibi.
Paper Doll beni mimledi. Kendim hakkında 7 garip şey, konu. Bence kendim hakkında garip şey yok, garipse de r kendimle yaşadığım için varolan özelliklerimi garipsemiyorum tabii ki. Ama ben onun güzel hatrı için kendim hakkında 7 şey yazacağım.

Kendim hakkında 7 madde:

* Minik parmağımı 90 derece bükebiliyorum.
* Kendim hakkında çok fazla detay verirsem incilerim dökülecekmiş gibi hissediyorum.
* "Sense of hümör"ü olmayan insanı hakir görüyorum.
* Birçok insanın "cool", "derin", "anlamlı" bulduğu şeyleri "emo" buluyorum, gurur duyuyorum.
* Cep telefonumu pek kullanmıyorum, hiç'e doğru yol alıyorum.
* Asla iddia kaybetmem. Çünkü kesin emin olmadığım konular hakkında iddialaşmam.
* Bir de çok pis sorun çözerim.

11 Ağustos 2009

Ataazlı Ablalarımız

Ataazlı olmak, yani at ağızlı olmak.
Ünlülerde dikkat ettiğim bir özelliktir. Hemen kendini belli eder.
Hatta ataaz, elmacık kemiklerinin maymunsu çıkıklığı ile de desteklenir bu insanlarda.


Şimdi ataazlardan bir seçki:

Yurdum ataazlılarından. Bakın, çirkin demiyorum, ıy demiyorum; ataazlı diyorum.

Bu topraklardan başka bir tanıdık ataazlı yüz. Kızmıyorsunuz değil mi? Aramızda şakalaşıyoruz.

-Equus Oris Cunniculus- yani ataazlı tavşan

Gelelim bu yazıdan alınacak derse.
At güzel hayvandır, sadıktır.
Hatta dur dur, nasıl diyorlar, asildir, güzeldir, bakmaya doyamazsın.

Gandalf'ın Shadowfax'e gel.



Ta ki ağzını açana dek.


Shadowfax böyle gülse ya filmin kritik bir anında. Orta Dünya'yı kırtarmaya çalışırken o asil at, kişneye kişneye gülse, coşsa, dağlara taşlara eğlense. Kavgada söylenmez.

07 Ağustos 2009

Özer Abi'den Öğrendiklerim 3

Şehir içi ayrı olsun Denizciğim.
-Düzeltiyorum Özer abi.

Özer Abi'den Öğrendiklerim 4

Şehir içi'ni ayrı, şehirlerarası'nı bitişik yazıyoruz arkadaşlar.
-Kaç kere söylediniz, benim mallığım Özer abi.

Özer Abi'den Öğrendiklerim 2

Swissotel'in o'sunun üzerinde şapka var diye biliyorum Denizcim. Kontrol edelim.
-Ediyorum Özer abi.

Özer Abi'den Öğrendiklerim 1

-Giriş yapmak demeyelim Denizcim, yolda polis "Bekleme yapmayın" diyor gibi.
Haklısın Özer abi. Teşekkür ederim.

Yine sanat anasını satayım

Dün gece oturduk bir resim daha yaptık.
Öncesi de var, siz bilmezsiniz.

Şimdi nasıl desem, önce kafamızı belli bir telepat düzeyine alıp, 2 kişi olarak yola koyulma hali.
Buyrun boyalar.
Bir de Simit insanı.
Bir de Benisyo insanı.

Neyse, farklı teknikler kullanıldı, eşeğin kulağına su kaçırıldı, bant, ocb gibi malzemelerden yararlanıldı. Ajda Pekkan'ın döşü bile var resimde.

Sonunda dedik ki, bir şey yazalım buna ufak bir yere.
ŞAKA yazdım.
Şaka.

Sonra bizim Benisyo her zamanki pesimist ve dalgacı tavrıyla şaka ne ya, beğenmedm, ben bu resimleri gittigidiyor'da iyi paraya satacaktım. Sanat eserine şaka dedin, diye veryansın etti. (Bundan viral yaparız lan biz de, dur hatta yapıyorum)

-Sevgili Denyüz, sen o kadar gerizekalısın ki, Amık da o kadar kaşar ki, bu resimleri ne kafayla yaptınız kızım siz? Sen o kadar salaksın ki, bu resimleri bana bıraktın kızım! Yani hiç farkında değil misin, bu resimlerde siz ne malzeme kullandınız Denyüz? Beni izleyenlere söyleyeyim, ben bu malzemeleri bizzat denedim, sakın kaçırmayın, KIZLAR. İntikam peşinde yenen bir yemektir. Kaşarsın, gerizekalısın, gittigidiyor nokta kom.


Ben de şöyle bir iddia öne sürmüş bulundum.
"Bana bir kelime söyle, onu hemen esere bağlayayım"


Şaka
-Sanat biraz tesadüfken, bazen sanat eseri de bir şaka değil midir ha, HAA?

33
-Hani gülmenin sembolü 333'tür ya, 33 yarım ağızla gülmektir işte... Ah o 3'ler yok mu bizi bize vermeyen.

Kapı
-Bu eserde algının kapısını anlattık. Ve bizce bunun formülü resmin renk cümbüşü bölgesinde rastlayacağınız ocb parçasıdır.

Göğebakan
-Günebakan çiçeği gibi, göğebakan insanı vardır. Buradaki adamımız, göğebakıyor.

Kayıt
-Hayata kayıtsız kalarak öz rengini bulamazsın. Kayıt olmalısın ki hayata, turuncu olsun.

Su sebilindeki damacanadaki su
-İşte biz buyuz. Bir kum saati gibi sirkülasyonumuz yok bizim. Tıpkı bir su sebilindeki damacanadaki su gibi tek ömrümüz var. Bitiyoruz gidiyoruz. Tek sıkımlık kurşunuz.



Prensibim var: İddia kaybetmem. Çünkü kaybedeceğim iddiaya ASLA girmem.

31 Temmuz 2009

Ah özgürlük Vah 3G!

Vodafone'un 3G kampanyasında bir Zülfü Livaneli eseri olan Ey Özgürlük'ü jingle olarak seçmesi gündemime bomba gibi oturdu. Aslında, bundan çok, Ey Özgürlük'ün işveren olarak kendine Vodafone 3G reklam kampanyasını seçmesi kanıma dokundu.
Çakma solculuk yapma isteğimden değil kesinlikle, yalnız bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

Ey Zülfü Livaneli, Ey Özgürlük derken sen, Ey 3G teknolojisinin hayatımıza getireceği, Ey hızlı interneti, Ey tasarladın?

Kabına kacağına ve kuşların kanadına özgürlük yazarken 3G'ye isim çalışması mı yapılıyordu o sırada da, "Biz önden ismi görelim, ona göre logo çalışın" mı dediler?

Tek yol 3G olmuş. Viva la 3G olmuş.
Bundan böyle ODTÜ Stadyumuna hep birlikte 3G yazarız biz ya. Yazarız be dayı be.
Ama ben G'nin altında durucam gibi yapıcam, aslında yumuşak g'yi oluşturucaaaam...
Ay kikikiki allaşkına ne alem kadınım öptm kib byez.

29 Temmuz 2009

Demirtaş Ceyhun'a saygılarla.


Bugün kaybettik.
Tüm sevenlerinin başı sağolsun.

Önceki bir yazımda Yakılacak Adam Aziz Nesin eserinden bahsetmiştim. Tekrar söyleyeyim, siz de okuyun.

27 Temmuz 2009

Marty Mcfly'dan geliyor...


Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perdi-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime

23 Temmuz 2009

Gez-toz diye: Sims 3


EA Games; Challenge Everything diye bir kalıp vardır.
Yıllarca bu kalıbı aşağıda belirteceğim gibi algılamakta direttim ve;
EA Games - Challenge RAM
EA Games - Challenge Görüntü Kartı
EA Games - Challenge oyun zevki.

Meğer EA Games'in ya da Sims'in bir suçu yokmuş. Meğer tek ihtiyaç 2 GB daha RAM'miş. Boşuna günahını almışım. Üstelik 2 GB Ram dediğim şey hiç de pahalı değilmiş. Senelerce çekilen eziyete yazık.

Her neyse.

Sims 2'nin her expansion pack'ini yüklemişliğim yoktur ama hoşuma gidenleri yüzsüce sıralamıştım. Üstelik Stuff Pack adı altındaki zımbırtıları da yükledim; IKEA Home Stuff, Glamour Stuff, H&M Fashion Stuff, Kitchen and Bath Interior vs.

Ama gel gör ki bilgisayar kaldırmadı, RAM de azdı, ben de sıkıldımdı, yeter artıktı derken...

SIMS 3 çıktı şarkılarla türkülerle.


Önce çekindim. Sims 2 bu kadar performanssızca çalışırken kimbilir Sims 3 nasıl da zorlayacaktı ahı gitmiş vahı kalmış bir bilgisayarı. (Üzgünüm Akay ama evet)

Ama öyle değil. O kadar değiştirmişler ki oyunu.
Öncelikle şöyle ki; logolar, packshot'lar demo, sims yükleme ekranı derken, Select Town yerine Select Game seçeneği çıkıyor ve yüklemeye başlıyor. Dev saatler sürecek diye beklenen yükleme kısa bir sürede bitiyor ve Create Sims'e geçiyorsunuz. O da nesi, o da hızlı.

Şehre dönüp, aileyi bir eve yerleştiriyorsunuz ve inanması güç ama o da kısa.
Şimdi gelelim en tricky kısma.

Normalde Sim'inizi evin dışına çıkarıp, misal müzeye, havuza, kısacası ev dışında bir yere götürmek için yine o boncuk mavisi bekleme ekranına aval aval bakmak zorunda kalırdınız. Bu sefer tek yapılması gereken şey "Zoom out". Evet evet, heyecandan ellerimi titretmişti ilk deneyimlediğimde bu yeni opsiyonu. Hoop zoom out, hoop şehirde bir mekan seç, hoop oraya git komutu var, hoop sim ister arabasına binsin, ister taksiye, ister jogging yaparak gitsin, ama gitsin ve gittiğini görelim. Ve bu zoom anlarında her hangi bir rötar yok.

Oynanırlığı mükemmel, hızlı ve kanser etmeyici.
Kariyerler daha incelikle düşünülmüş.

Ayrıca kişilik özellikleri yani trait'ler var.
Birkaç trait'i sıralayayım. Mesela;

lucky
couch potato
genius
virtuoso
flirty
kleptomaniac
...
..
.

bundan daha 40 tane daha vardı yanılmıyorsam.

Karakteri yaratırken yahut büyütürken bu trait'leri seçiyorsunuz. Ve sosyal interaksiyonlar da haliyle bu trait'lere göre yol alıyor. Kariyer seçimleri de.

Mesela artistic olan bir insan CEO olmak istemiyor, rock stardom yolunda ilerlemeyi tercih edebiliyor.

Gardening, fishing, jogging, tinkering, questioning, interviewing gibi yeni aktiviteler de eklenmiş Sims 3'e.

Kıyafet tasarlamaca kısmı ise daha eğlenceli. Hipster çoraplardan tutun, Jackie O. gözlüklerine kadar ne isterseniz teker teker seçebiliyorsunuz.

Bir de negatif bir özellikten de bahsedeyim bari: Oyunun ultra speed'i bile çok yavaş. Bunu biraz olsun yenmek için bulduğumuz bir trick'i alttaki maddelerde paylaşıyor olacağım.

Öz Bilgiler:

-Yetişkin de olsanız, evde aile büyüklerinizin yanında sevişirseniz hoş karşılanmıyorsunuz.
-Şişmanlık hamurunuzda varsa ne kadar spor yapsanız da biraz ara verdiğinizde götü göbeği büyütüyorsunuz hızla.
-Oyunu insan gibi ff yapamamanın acısını ekranı bir çime sonuna kadar zumlayarak, etrafta başka bir şey görünmeden tutmak gerekiyor. Neredeyse 2 katı hızlanıyor bu sayede.
-Bir ocak var ki daha hızlı cooking öğretmekte.
-Rock starlık yolunda iyi ilerlemişseniz sokakta insanlar sizi görünce "Ay! Oy! Bayıliciim galbe!" türü tepkiler veriyor.
-Eve bir maid geliyor ki, aman diyim, malın gözü. Gelince anlayacaksınız. Kate Pistachio. Avatarı var ki bir tane böyle, gözü dönmüş.
-Sims'lerin kıyafet seçimlerine akıl sır erdirilemediği anlar oluyor. Neden evde gece kıyafetini giyer banyodan sonra? Bu bir mesaj mı? Deniz bizi diskoya götür.
-Bir de bu sefer teenage'lik ve adult'lık arasında "young adult" diye bir hayat bölümü var. Ki gayet uzun o da. Genç. Geanç.
-Bir tane kız yaptım aynı Scarlett Johansson'a benzedi. Tüm camiaya selam ediyorum.

Şimdilik bu kadar.
İyi oyunlar.

09 Temmuz 2009

Kuaför yalanları

Kadınları ilgilendiren bir durumdan bahsedeceğim ama içimde uktedir yıllardır.
Bu konuyu bir platformda ortaya koymak istiyorum.

* Bu boya bitkisel!

Sadece sormak isterim, bitkisel ise saçı nasıl siyaha yakın bir halden sarımtıraka açabilir? Kuaförlerimiz bize bu şekilde bir statement yönlendirdiğinde he deyip geçmeyi öğrendik.

* O kadar kısa kahkül olmaz!

Neden olmaz? Kim demiş olmayacağını? Natalie Portman yaparken oluyor da, Dita Von Teese yaparken oluyor, Audrey Tatou yaparken oluyor, bize olmuyor. Kahkül mevzusunda sürekli şöyle bir problem var:

-E daha kısaltacaksın heralde de mi? Gözümün içine giriyor bu?!
Daha kısası olmaz ki. Kuruyunca zaten kısalacak! (Tahayyül edebilitemiz yokmuşçasına)
-Kes sen biraz daha kes.
(Keser)
-Daha da kes.
(Keser)
-Az daha kes
(Bir kez böyle bir şey olduğunda kuaförcağız para almamıştı kahkül kesimim için, gerçekten de kısa ve düz kahkülün o denli rezil bir şey olduğuna can-ı gönülden inanmakta, vayanasını)

* Hızlı uzar yaz mevsiminde!

Caaanım saçlarınızı Tina Turner'a çevirdikten sonra üzülmeyesiniz diye söyler bunu. Bilimsel açıklamasını sorarsınız, sudan der, e ben denize girmiyorum ki çalışıyorum dersiniz, daha çok banyo yapıyorsunuz der, yoo kışın da saçlarımı her gün yıkıyorum dersiniz, uzar uzar der. Öf.

* Kat, gür saçların gürlüğünü azaltır!
or
Kat, cılız saçları gürleştirir!

Ya biri, ya öteki. Peki hangisi. Üstelik, kat iğrenç bir şey. Nefret ediyorum kattan. Zorla kat yaptılar, katsız olmaz dediler. Pekala da oluyormuş. Uzatın geçer. Ne kat kesme hevesiymiş kardeşim. OK! dergisinin Türk jet-seti gibi gösteren bir şey kat. Çok ayıp buluyorum bu kat zorlamasını. Sanırım kat yapmak, kuaförlerin el becerilerini geliştirme ve kendilerine yeni ufuklar açma yöntemi.

Kat keseyim mi? Nooolur keseyim kat. Kat keseyim, kat keserim, kat kat kat.

KESME!


Türk kuaförü usulü katlı saç çok kıro bir şeydir, tıpkı kalıcı makyaj gibi.



* Bu boya akar zaten iki yıkamaya, böyle koyu kalmaz!

Ulan ben 1 saat kafamda kedi çişi kokusuyla geçen senenin Cosmopolitan'larını okumuşum, bari dünkü bok yerine koyma. Senden istenen saç rengi, bildiğin bakır, özellikle belirtilmiş hatta koduyla, 8.44'ü ve 7.44'ü karıştır denmiş, majirel denmiş, kırmızı tonu olmasın, sevmiyorum kendimde vs. denmiş. Yaptığın saç rengi baya garnier kızılı.

İstenen ton bakır bu idi. Bu, o bakırdı.


Başıma gelen ve çekilen de bu. (Memesinde ne var onun be?)


Bu da, bakır rengi olarak arzu edilen saçı kızıl yapan kuaförün son hareketi. Nasıl da şaheseriyle gurur duyan bir şekilde selam veriyor utanmaz adam.

08 Temmuz 2009

Traduttore tiradutore

Çeviri ihanettir.

Bu mottoyu benimsedim diye en azından bildiğim tek yabancı dil olan İngilizce'ye ait tüm edebi eserleri orihinal dilinde okuyorum. (orihinal yazmışım, değiştirmedim çünkü İspanyolca'ya da hakimim gibi tedirginlik okunuyor alt metnimizde)

Hatta İngilizce yazan bir yazara sapkın bir fanboy gibi takılma ve yazdığı ne varsa ardarda hepsini okuma furyasını da başlatan benim (he de geç). Üstelik, sadece eserlerini değil, onlar hakkında yazılanları çizilenleri de yalayıp yutuyorum. Bu şekilde bahsi geçecek olan insanların psikolojik profilleri konusunda da biraz içgörü sahibi olabiliyorum. Hani dil de biraz böyle bir şeydir ya? Koca bir kültürdür aslında, sadece bir dil değildir. Bir yazar da öyledir, sadece bir yazar değildir, bir dünya algısıdır. Algılanmakta olan dünya ise algılayanın gözünden zaten "the dünya" olduğu için, bir yazara "bir dünya" demekte bir sakınca da yoktur.

... Derken işte tam burada konsantrasyon sıkıntısı yaşayan arkadaşlar kendini belli etti.

Oscar Wilde ile vuku buldu bu ilk olarak. Oscar Wilde da ne var? Rahat rahat oku, Lady Windermere's Fan, Salome, The Importance of Being Earnest, the Picture of Dorian Grey, The Soul of Man Under Socialism, Vera or the Nihilists, a Woman of No Importance...
Shakespeare'den miras kalmış tabii ona bir çok estetik ipucu.

Sonra Shakespeare.
Hatta bu o kadar net ki; Shakespeare'i İngilizce okumayan, Shakespeare okumuş sayılmaz. İngilizce'si ne kadar zorsa o kadar üstüne gitmelisiniz, sonra bir bakmışsınız Shakespearean şiir denemeleri yazıyorsunuz her ne kadar inanılmaz boktan ve büyük ihtimalle sallamasyon olsa da.


Sonra Bernard Shaw'a geçtim. Shavian olabilecek kadar hayranım artık nüktedanlığına. "Wit" denen ve Eczacıbaşı'nın Gülümseyen Düşünceler olarak çevirmeye gayret ettiği kavram, Shaw ile anlam kazanmış sahiden. İddialı bir açıklama olsa da "Bernard Shaw, gelmiş geçmiş en büyük yazardır" bence. Bilge bir insan, witty bir yazar, beyninin her lobuna saygılı bir erkek. Ona tek laf yok. Neredeyse bir asır yaşamış çağ gibi adam. Üstelik yazım stili olarak "entellere" hitap etme gibi durumu yok. Yukarıda adı geçen yazarlara nazaran ultra minimal. Daha çok maskelenmiş hikayeleri alttan vermek onun marifeti. Kesinlikle hayranım. Hangi ölü insanla yemek yemek isterdiniz sorusuna Shaw diyemeyeceğim kadar hayranlık beslediğim, Wayne's World'den bir kesit olarak "We are not worthy" dediğimin Shaw'u. Sınıflar arası stiliyle Shaw.

Winston Churchill'le aralarında yine gayet Shaw stili bir husumetimsi olmuş. Major Barbara oyununun açılışına Winston Churchill'e davetiye yollamış ve yanına da bir not iliştirmiş:
"Have reserved two tickets for first night. Come and bring a friend if you have one"

Churchill de durur mu, yapıştırmış cevabı:
"Impossible to come to first night. Will come to second night, if you have one."


Şimdi de Salman Rushdie dedim. İronik olmak adına ya bismillah diyerek Satanic Verses okumaya başladım.
Yareppim, neler oluyor?
Oha Salman Rushdie, ohalarca.
İkidir rüyama giriyorsun, kendimden şüphe ettiriyorsun. Belki de okuma saatim Satanic Verses'a uygun değildir.

Problem şu: Anlamıyorum hocam. Bir cümleyi bir kere okuyunca anlamıyorum. Oldukça gerizekalı hissediyorum ama bu utancımı saklamak yerine paylaşmayı seçtim.

Çünkü utanç, paylaştıkça güzeldir.
Ah?!?

Ben galiba her şeyi çok ama çok yanlış anladım.

SON SÖZ:
Ben bu Salman Rushdie'yi de hatmedeceğim. Kendisine alışana kadar yemeyeceğim, içmeyeceğim, anlayacağım. Gerekirse soracağım. Ama hayatta altını çizmeyeceğim.

Ben asla altını çizmem.

06 Temmuz 2009

Maximiles'a geç gelen cevabım: "Babandır"

İş Bankası MaxiMiles Reklam Filmi (Erkekliyi buradan, kadınlıyı buradan izle)

Geç olsun güç olmasın ama en kızdığım reklam filmlerinden bir tanesi. Senin hayatın a ve b arasındaki rotadan ibaret, işte sen busun, allah belanı versin, hayatta bıraktığın iz ne ki senin, karınca kadar değerin yok de de, sonra da al sana tüm bunları gidermek için MaxiMiles. Lanet olsun böyle reklama. Bir de öyle terbiyesiz ki dış ses, senli benli konuşuyor.
"Hangi güne uyandığın farkeder mi?"

Birincisi,o kadar saniyede varoluşsal sıkıntı çözülmez hocam. Sosyal bilimler okumuş olabiliriz, Boğaziçi, ODTÜ mezunu filan da olabiliriz, ama sıkıntı analizi ve artistliği yapmayalım. Bunca senelik psikologum (he de geç), ben böyle bir reinforcement görmedim.

İkincisi, o reklam filminde gösterilen yere bedava uçak bileti ile, yani millerle gitmek için kaç zilyar alışveriş yapmak lazım, bilir miyiz? Bilmek istemeyiz.


Neymiş demek ki, potansiyel müşterimizi azarlıyoruz önce, öğütüyoruz, bir şeyler öğütlüyoruz bu esnada, sonralıkla ise gelmişlerine geçmişlerine sövüyoruz. Ama farkındaysanız hiç övmüyoruz. Tam anlamıyla Rus ekolünden yetiştiriyoruz potansiyel "alacaklılarımızı".

"İşte sen bu kadarsın"mış!
Hadi oradan be!
Babandır!

03 Temmuz 2009

Google çeviri de durur mu? Yapıştırmış cevabı.

Sırf merakımdan blog'uma çeviri gadget'ı koydum. (Sağ altta)

Bir İngilizce'ye çevireyim bakayım, biraz olsun anlaşılır olacak mı dedim.
Göz gezdirmekteydim.

Emergency Yodel Button yazısında bahsi geçen Can arkadaşımın adını çevirdi Google Çeviri!

John diye.
Almanca ve Fransızca'da da John dedi.
İtalyanca'ya geliyorum: Giovanni.
İspanyolca: Juan.

Vay be Can. Adını sevdiğimin. O zaman konuyla alakalı olarak Seha Can'dan geliyor:

Dünya böyle diye susucan mı Can? Sazı eline alıcan mı Can?
Adam mısın lan sen Türk müsün yoksa Allahsız mısın?