Bu yuvarlak mevzusunun temeli kalkan balığı üzerindeki butonlardan şekillendi.
O da bir garip.
Onda da bir öğürtücü öğe var.
Ne gerek var?
08 Ocak 2009
07 Ocak 2009
Yanyana duran minik yuvarlaklar iğrentisi
Her şey o reklamla başladı.
"Limoon! Çileek!"
-Trident Splash
Tıpta papillae adı verilen tastebuds iğrençliğini gözümüze böyle sokan (ağzımızın içine içine) bir şey henüz görülmemişti.
Reklam filmi her çıktığında gag refleksim azdı. Ekrana bakamadım. Bir nevi fobik bir durumun temellerini attım.
Derken bir gün BBC'nin sitesindeki testleri çözüyordum. DISGUST testine başladım. Aman allah orada bir diş görüntüsü var ki, bakın görün. Öyle böyle değil. 1 senedir bakmadım ama aklıma her geldiğinde öğürüyorum.
Ve dün gece...
Suçsuz günahsız bir Güney Afrika meyvesi tutuşturuldu elime.
Göz göze geldim.
...
Gelmez olaydım.
Dışı aynen öyle pütür pütür yuvarlaklardan oluşmuş, adeta cehennemden gelen bir piç. Erik boyunda bir şey.
İçi güzel dediler, soydurdum dışını.
Çok afedersiniz ama koç yumurtası kıvamında insan yumurtası büyüklüğünde beyaz, bir organizmaya benzer bir şeyi elime aldım ben. Yedim abi bir de.
Yedim onu ben. Yüreğimde bir sızı.
"Limoon! Çileek!"
-Trident Splash
Tıpta papillae adı verilen tastebuds iğrençliğini gözümüze böyle sokan (ağzımızın içine içine) bir şey henüz görülmemişti.
Reklam filmi her çıktığında gag refleksim azdı. Ekrana bakamadım. Bir nevi fobik bir durumun temellerini attım.
Derken bir gün BBC'nin sitesindeki testleri çözüyordum. DISGUST testine başladım. Aman allah orada bir diş görüntüsü var ki, bakın görün. Öyle böyle değil. 1 senedir bakmadım ama aklıma her geldiğinde öğürüyorum.
Ve dün gece...
Suçsuz günahsız bir Güney Afrika meyvesi tutuşturuldu elime.
Göz göze geldim.
...
Gelmez olaydım.
Dışı aynen öyle pütür pütür yuvarlaklardan oluşmuş, adeta cehennemden gelen bir piç. Erik boyunda bir şey.
İçi güzel dediler, soydurdum dışını.
Çok afedersiniz ama koç yumurtası kıvamında insan yumurtası büyüklüğünde beyaz, bir organizmaya benzer bir şeyi elime aldım ben. Yedim abi bir de.
Yedim onu ben. Yüreğimde bir sızı.
06 Ocak 2009
Yemekteyiz hayalim
Konuklarım gelir.
Alttan kapı ziline basarlar, aşağının kilidini açarım, evin kapısını da aralık bırakır içeri otururum.
İçeri girerler, "Ayakkaplarınızı çıkarın" diye bağırırım oturduğum yerden.
Hatta "Aa Sami, ayakkabılarını çıkarmadınsa, aşağıdan bir siyah içecek kap da gel" derim.
Beyhude Hanım "Ayh montumuzu koyacak yer..." derken "Girişe as onu" diye yanıtlarım.
Masaya çağırırım. Simit alkışlarla yaşayan bir kedi olduğundan bacaklara atlar.
Müptela Hanım "A kedi tüyü hiç hejyan değil" derken "Çok rahat bir evsahibiyim ben. Simit tencerenin içinde dolaşır, burası onun evi" diye cevap veririm hızla.
Masanın karşısına banner asmışımdır, böyle dev puntoda "Misafir umduğunu değil bulduğunu yer" yazmaktadır. Misafirler kafalarını kaldırdıkları anda o yazıyla karşılaşır hep. Ya o banner, ya da yemek. Seçim onların.
Bir tencere makarnayı koyarım önlerine. "Ben yemeksepeti'nden yedim, aç değilim, yiyin siz, az var ama fıstık ezmesi ve reçel var, onu yersiniz doymazsanız" derim.
Neyse tabii doymazlar. Bunlar mutfağa gittiğinde siyah içeceklerinin içine basarım uyku hapını hemen. Uyuduklarında çok üzgünüm ama onları çoktan Bağcılar'da tutacağım bodrum katına götürmüşümdür. Tüm dünyayla bağlantılarını kesmişimdir. Aç kalmışlardır tabii bunlar.
"Aç kaldım valla hiçbir şey yiyemedim"
Son bir kez daha tribünlere oynadım. "Valla çok stresliymiş, şimdi anladım"
Açlık sürer. Birbirlerini yerler.
Ohş.
THE END
Alttan kapı ziline basarlar, aşağının kilidini açarım, evin kapısını da aralık bırakır içeri otururum.
İçeri girerler, "Ayakkaplarınızı çıkarın" diye bağırırım oturduğum yerden.
Hatta "Aa Sami, ayakkabılarını çıkarmadınsa, aşağıdan bir siyah içecek kap da gel" derim.
Beyhude Hanım "Ayh montumuzu koyacak yer..." derken "Girişe as onu" diye yanıtlarım.
Masaya çağırırım. Simit alkışlarla yaşayan bir kedi olduğundan bacaklara atlar.
Müptela Hanım "A kedi tüyü hiç hejyan değil" derken "Çok rahat bir evsahibiyim ben. Simit tencerenin içinde dolaşır, burası onun evi" diye cevap veririm hızla.
Masanın karşısına banner asmışımdır, böyle dev puntoda "Misafir umduğunu değil bulduğunu yer" yazmaktadır. Misafirler kafalarını kaldırdıkları anda o yazıyla karşılaşır hep. Ya o banner, ya da yemek. Seçim onların.
Bir tencere makarnayı koyarım önlerine. "Ben yemeksepeti'nden yedim, aç değilim, yiyin siz, az var ama fıstık ezmesi ve reçel var, onu yersiniz doymazsanız" derim.
Neyse tabii doymazlar. Bunlar mutfağa gittiğinde siyah içeceklerinin içine basarım uyku hapını hemen. Uyuduklarında çok üzgünüm ama onları çoktan Bağcılar'da tutacağım bodrum katına götürmüşümdür. Tüm dünyayla bağlantılarını kesmişimdir. Aç kalmışlardır tabii bunlar.
"Aç kaldım valla hiçbir şey yiyemedim"
Son bir kez daha tribünlere oynadım. "Valla çok stresliymiş, şimdi anladım"
Açlık sürer. Birbirlerini yerler.
Ohş.
THE END
Keko Badge
Bazen bir grup çıkar gelir mesela, seversin, baştacın edersin, hiç popüler olmamasına rağmen arkadaş meclisinde kayda değer bir prestiji vardır.
Ezik ezik myspace'ten takip edilir maksimum.
Bizim zamanımızda myspace mi vardı, kaset doldururduk, kaseeet. Kalemle sarardık bazen o kasetleri. Mesela çocukken hatara-kazara bir Teoman kasedi almışlığım vardı. Bir gün şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda dinlerken walkman'in pili bitmeye yüz tuttu.
Teoman'ın böğünüşleri yetmiyor gibi bir de pil bitme efekti eklendi o sese. Of of. Hala unutmam, "höaağuu poapoatttıtıtı yaa"
Diyordum ki myspace yoktu, kaset vardı, bir de tabii canlı performans vesaire. Ortaokuldayken ne canlı performansı. Bizim zamanımızda öyle ortaokulda gece dışarı çıkayım, şu konseri izleyeyim yoktu. Kırardık kıçımızı, otururduk. Ailemizin plak veyahut kaset koleksiyonundan ilgimizi çekebilecek sanatçılarla başladık "Yabancı Müzik" dinlemeye. Ya da doğdumuz andan itibaren dinletilirdik.
Mesela ben sırf bu yüzden the Beatles dinleyerek büyüdüm. Oh ne de iyi olmuş.
Ama mesela sırf öteki yüzden de bir Wham kasedi, ilk hatmettiğim albüm oldu. Severim George Michael bu sebepten.
Sonra MTV çıktı bizlerde de, ne oldu, oturduk Spice Girls dinledik bir süre keko gibi. Bunu da herkes yaptı. Ezberlendi o şarkılar. Erkekler bir Spice seçti fantezileri süsleyebilecek, kızlar da bir Spice seçti özdeşleşilebilecek. Lanet olasıca ortaokul günleri. What if ortaokul günleri was one of us.
Ortaokul keşif süresi olduğu için Metallica falan da büyük ihtimalle bu dönemde başladı. Ben daha Aerosmith insanıydım.
İddia makamı:Güzel kızlar Aerosmith dinler çünkü!
Kısacası bizim zamanımızda kekoluktan kekoluk beğendik. Elimize geçen her kasete totem muamelesi yaptık. Değiştirdik onları aramızda, sonra hiç olan kasetler oldu tabii, arkadaşlıklar bitti bu uğurda.
PS: Dayak yemek ister gibi bir yazı stiliydi. İnsan sabrını ölçen bir çalışma oldu. Çalışmamda grotesk bir tat yaratmak istedim. Bütün yazı boyunca bir tokat hayal ettim, iz bırakan, kitleleri peşinden sürükleyen. Kitle imha tokadı.
Ezik ezik myspace'ten takip edilir maksimum.
Bizim zamanımızda myspace mi vardı, kaset doldururduk, kaseeet. Kalemle sarardık bazen o kasetleri. Mesela çocukken hatara-kazara bir Teoman kasedi almışlığım vardı. Bir gün şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda dinlerken walkman'in pili bitmeye yüz tuttu.
Teoman'ın böğünüşleri yetmiyor gibi bir de pil bitme efekti eklendi o sese. Of of. Hala unutmam, "höaağuu poapoatttıtıtı yaa"
Diyordum ki myspace yoktu, kaset vardı, bir de tabii canlı performans vesaire. Ortaokuldayken ne canlı performansı. Bizim zamanımızda öyle ortaokulda gece dışarı çıkayım, şu konseri izleyeyim yoktu. Kırardık kıçımızı, otururduk. Ailemizin plak veyahut kaset koleksiyonundan ilgimizi çekebilecek sanatçılarla başladık "Yabancı Müzik" dinlemeye. Ya da doğdumuz andan itibaren dinletilirdik.
Mesela ben sırf bu yüzden the Beatles dinleyerek büyüdüm. Oh ne de iyi olmuş.
Ama mesela sırf öteki yüzden de bir Wham kasedi, ilk hatmettiğim albüm oldu. Severim George Michael bu sebepten.
Sonra MTV çıktı bizlerde de, ne oldu, oturduk Spice Girls dinledik bir süre keko gibi. Bunu da herkes yaptı. Ezberlendi o şarkılar. Erkekler bir Spice seçti fantezileri süsleyebilecek, kızlar da bir Spice seçti özdeşleşilebilecek. Lanet olasıca ortaokul günleri. What if ortaokul günleri was one of us.
Ortaokul keşif süresi olduğu için Metallica falan da büyük ihtimalle bu dönemde başladı. Ben daha Aerosmith insanıydım.
İddia makamı:Güzel kızlar Aerosmith dinler çünkü!
Kısacası bizim zamanımızda kekoluktan kekoluk beğendik. Elimize geçen her kasete totem muamelesi yaptık. Değiştirdik onları aramızda, sonra hiç olan kasetler oldu tabii, arkadaşlıklar bitti bu uğurda.
PS: Dayak yemek ister gibi bir yazı stiliydi. İnsan sabrını ölçen bir çalışma oldu. Çalışmamda grotesk bir tat yaratmak istedim. Bütün yazı boyunca bir tokat hayal ettim, iz bırakan, kitleleri peşinden sürükleyen. Kitle imha tokadı.
05 Ocak 2009
02 Ocak 2009
Gerizekalılar
Atasözlerini sevip, sayıp, anlamayıp, onları baştacı yapanların dairesinde bu hafta;
-Ayağını yorganına göre uzat:
Uzat, uzat ki, Simit ya da Simit karakterli başka bir birey yorgandan milim taşmış ayak parçanı taciz etmesin sabah-akşam.
-Damlaya damlaya göl olur:
Gece musluğu açık bırakırsan lavabo dolabilir, taşabilir, evyenin üzerinde sığ bir göl oluşabilir belki.
-Ateş düştüğü yeri yakar:
Ateş, hoyrunun üstüne düşerse kimse kalkıp almaz, yardım etmez, sadece seslenir, hoyrunun bacağı yandığıyla kalır.
-El atına binen yaya kalır:
CCoşkun, DCoşkun'u Akay'ın arabasıyla Publicis Yorum'a bırakmaya çalışırken benzin göstergesine güvenirse, çekici beklemekle yükümlüdür.
-Ev danasından öküz olmaz:
Evde oturan biri maksimum dana olabilir, ama öküz olamaz. Öküzlük yoktur hamurunda.
-Kedinin usluluğu sıçan görünceye kadar.
Kediyi tuvalete almamak lazım. Alırsan rezervuara, lavaboya, ne bilim küvete atlayabilir, dergiye, gazeteye atlayabilir, kafana atlayabilir, dizine atlayabilir, bir yerlerden kendini atabilir. Yapabilir bunu.
-Komşu komşunun külüne muhtaçtır.
Alt komşu gürültüden ne kadar şikayet ederse etsin, bir gün kapıya adımızı yazsana diyebilir.
-Ayağını yorganına göre uzat:
Uzat, uzat ki, Simit ya da Simit karakterli başka bir birey yorgandan milim taşmış ayak parçanı taciz etmesin sabah-akşam.
-Damlaya damlaya göl olur:
Gece musluğu açık bırakırsan lavabo dolabilir, taşabilir, evyenin üzerinde sığ bir göl oluşabilir belki.
-Ateş düştüğü yeri yakar:
Ateş, hoyrunun üstüne düşerse kimse kalkıp almaz, yardım etmez, sadece seslenir, hoyrunun bacağı yandığıyla kalır.
-El atına binen yaya kalır:
CCoşkun, DCoşkun'u Akay'ın arabasıyla Publicis Yorum'a bırakmaya çalışırken benzin göstergesine güvenirse, çekici beklemekle yükümlüdür.
-Ev danasından öküz olmaz:
Evde oturan biri maksimum dana olabilir, ama öküz olamaz. Öküzlük yoktur hamurunda.
-Kedinin usluluğu sıçan görünceye kadar.
Kediyi tuvalete almamak lazım. Alırsan rezervuara, lavaboya, ne bilim küvete atlayabilir, dergiye, gazeteye atlayabilir, kafana atlayabilir, dizine atlayabilir, bir yerlerden kendini atabilir. Yapabilir bunu.
-Komşu komşunun külüne muhtaçtır.
Alt komşu gürültüden ne kadar şikayet ederse etsin, bir gün kapıya adımızı yazsana diyebilir.
19 Aralık 2008
15 Aralık 2008
Bugün The Big Lebowski'nin 3929. gündönümü
Haydi bu kutsal günü The Big Lebowski'den en sevdiğimiz replikleri kendimizce Türkçeye çevirerek kutlayalım.(Heehey! Gimliii)
Herkes en sevdiği repliği yazsın, sonra bu replikleri toplayayım ben, bir şiir kitabı olarak derleyeyim, sonra Pelin Batu kâfiyelerin yerinde olmasına özen göstersin, Bedri Baykam illüstrasyonları üstlensin, Tom Cruise da dinen bir mahsuru var mıdır onu araştırsın.
Yaptığımız bu eklektik çalışmayı Bienal'de sergileyelim.
Biliyorsunuz, tanıdıklarım var...
Örnek:
Sometimes you eat the bar and sometimes the bar, wal, he eats you.
Bazen gofreti sen yersin, duva(r), bazen de gofret seni yer.
Digiturk insanlara gizli gizli işkence etmekten hoşlanan bir piç kurusudur.
Bu sene kâr edeme Digiturk.
Bayram hediyesi diye sinema ve diğer zırt pırt kanalları açtın, sonra Pirates of the Carribean'ı izleyen 10 kişiyi filmin son 10 dakikasında illet ettin.
Ben izledim, biliyorum, izlemeyen arkadaşlarıma izlettirmekti amacım.
Dile kolay, 3 saat...
(Boşanmış çiftler bunu söyler hep; dile kolay 5 sene- 10 sene- 20 sene)
3 saatin sonuna gelindi, hatta en klişe bölümler dahi izlendi, şu dünyanın en kötü evlenme sahnesi, hani evliliğe karşı kusmalı koşullanma gerçekleştiren sahne. İnan o arkadaşlar o sahnelerde bile şikayet etmedi, mızmızlanmadı. Hatta bazı sahnelerde ağız dolusu güldüklerine şahit oldum. Jerry Brükheimer'casına böbürlendim, işteea ben size şu bayramın son günlerinde sıkıcı film izletir miyim gibi.
Filan feşmekan. Sen film, son on dakikada zart diye kesil. Üyeliğiniz bunu kapsamamaktadır vesaire. Bayramın bir kısmının içine ettin.
Üzüm var?
Bayram hediyesi diye sinema ve diğer zırt pırt kanalları açtın, sonra Pirates of the Carribean'ı izleyen 10 kişiyi filmin son 10 dakikasında illet ettin.
Ben izledim, biliyorum, izlemeyen arkadaşlarıma izlettirmekti amacım.
Dile kolay, 3 saat...
(Boşanmış çiftler bunu söyler hep; dile kolay 5 sene- 10 sene- 20 sene)
3 saatin sonuna gelindi, hatta en klişe bölümler dahi izlendi, şu dünyanın en kötü evlenme sahnesi, hani evliliğe karşı kusmalı koşullanma gerçekleştiren sahne. İnan o arkadaşlar o sahnelerde bile şikayet etmedi, mızmızlanmadı. Hatta bazı sahnelerde ağız dolusu güldüklerine şahit oldum. Jerry Brükheimer'casına böbürlendim, işteea ben size şu bayramın son günlerinde sıkıcı film izletir miyim gibi.
Filan feşmekan. Sen film, son on dakikada zart diye kesil. Üyeliğiniz bunu kapsamamaktadır vesaire. Bayramın bir kısmının içine ettin.
Üzüm var?
05 Aralık 2008
Dizi genellemeleri vol I.
House MD:
Yanlış... Yanlış... Yanlış... A o da nesi? Cekpot!
The O.C.:
Uyan.
Kahve mutlaka.
Sandy ve Kristen; espriler şakalar, Ryan ve Seth; espriler şakalar.
Parti organizasyonu.
Partide kavga.
Kavgada üzülen kızlar.
Eve dönüş.
Sandy'den babacan bir hayat dersi.
Gossip Girl:
-Brooklyn'liler bitli ve fakir insanlardır.
Upper East Siders
- Ama ben bohemiiim.
Serena van der Voodsen
- Ben de rakçıyım.
Rufus Humphrey
- Param çok, pipim yok, ziyanı var.
Chuck Bass
Yanlış... Yanlış... Yanlış... A o da nesi? Cekpot!
The O.C.:
Uyan.
Kahve mutlaka.
Sandy ve Kristen; espriler şakalar, Ryan ve Seth; espriler şakalar.
Parti organizasyonu.
Partide kavga.
Kavgada üzülen kızlar.
Eve dönüş.
Sandy'den babacan bir hayat dersi.
Gossip Girl:
-Brooklyn'liler bitli ve fakir insanlardır.
Upper East Siders
- Ama ben bohemiiim.
Serena van der Voodsen
- Ben de rakçıyım.
Rufus Humphrey
- Param çok, pipim yok, ziyanı var.
Chuck Bass
-Egzo egzo.
25 Kasım 2008
Dünyadan bir akşamüstü
Günlerden bir gün Ted Mosby bir hata sonucunda kendisini Central Perk'te otururken bulur.
Ortama adapte olmak adına bir Americano içebilmek için garsonu çağırır.
Garson; Sarah Connor'dır. "İçine bir de espresso shot koyim mi?" der.
"Koy anasını satim" der Ted.
Bu esnada sokakta yanlışlıkla bir at kakasına basan Carrie Bradshaw tuvaleti kullanmak üzere mekana girer.
Bileğini burkmuş olduğunu görürüz, fakat daha şanslı olamazdı.
Gregory House, Ted'in çaprazındaki çift kişilik masada kendi konuşmasını kaydetmektedir.
Carrie Bradshaw olabildiğince yavşak bir ses tonuyla konuşur:
"Doktar Hoos, bileğimi burktum ama asıl canımı sıkan tezek kokan Manolo'larım"
House, Carrie'ye bir göz atar,
"Manolo aslında özünde Han Solo'yu barındırır" der.
Carrie aval aval bakmayı sürdürür.
Bu esnada Ted hala kahvesini içememektedir.
Sarah'ya seslenir:
"Nerde kaldı Americano'm? Kolombiya'da tanıdıklarım var, daha hızlı halledebiliriz" diye kötü bir espri yapmayı da ihmal etmez.
Sarah Connor da "Ben robot kullanmıyorum, prensiplerime aykırı, suyun kaynamasını bekliyorum" der.
Ted duyduklarına inanamaz. Aman tanrısı, prensipleri olan güzel bir kadın, daha iyisi olabilir miydisi.
Hemen oracıkta evlenme teklifi eder.
Aslında siz de ben de biliyoruz ki Ted'in birine evlenme teklifi ederken aradığı iki kriter var:
Kadın olsun, bir de kalbi atsın.
Ortama adapte olmak adına bir Americano içebilmek için garsonu çağırır.
Garson; Sarah Connor'dır. "İçine bir de espresso shot koyim mi?" der.
"Koy anasını satim" der Ted.
Bu esnada sokakta yanlışlıkla bir at kakasına basan Carrie Bradshaw tuvaleti kullanmak üzere mekana girer.
Bileğini burkmuş olduğunu görürüz, fakat daha şanslı olamazdı.
Gregory House, Ted'in çaprazındaki çift kişilik masada kendi konuşmasını kaydetmektedir.
Carrie Bradshaw olabildiğince yavşak bir ses tonuyla konuşur:
"Doktar Hoos, bileğimi burktum ama asıl canımı sıkan tezek kokan Manolo'larım"
House, Carrie'ye bir göz atar,
"Manolo aslında özünde Han Solo'yu barındırır" der.
Carrie aval aval bakmayı sürdürür.
Bu esnada Ted hala kahvesini içememektedir.
Sarah'ya seslenir:
"Nerde kaldı Americano'm? Kolombiya'da tanıdıklarım var, daha hızlı halledebiliriz" diye kötü bir espri yapmayı da ihmal etmez.
Sarah Connor da "Ben robot kullanmıyorum, prensiplerime aykırı, suyun kaynamasını bekliyorum" der.
Ted duyduklarına inanamaz. Aman tanrısı, prensipleri olan güzel bir kadın, daha iyisi olabilir miydisi.
Hemen oracıkta evlenme teklifi eder.
Aslında siz de ben de biliyoruz ki Ted'in birine evlenme teklifi ederken aradığı iki kriter var:
Kadın olsun, bir de kalbi atsın.
21 Kasım 2008
Ayıları severim
Ayıları severim.
Ayılar ki renk renk, boyut boyut, sevimlilikte kademe kademe.
Bazısının tüyleri uzun, bazısının kısa.
Bazısı göbek bile atabilirken
Bazısı röarlar sadece.
Boz ayısı var, kutup ayısı var.
Mesela boz ayı kutuplarda çıkmaz karşına.
Kutup ayısı da adalarda çıkmaz karşına.
Bir tek Lost'ta çıkabilir.
O da doğaüstü olduğundan.
Ayılar çeşit çeşit girdi hayatımıza.
Coca Cola'nın ayıları, Greenpeace'in ayıları.
Winnie ayısı, Claire ayısı.
Ayılar öyle enteresan varlıklar ki,
Her günün bir ayısı olmalı.
Ayılar ki renk renk, boyut boyut, sevimlilikte kademe kademe.
Bazısının tüyleri uzun, bazısının kısa.
Bazısı göbek bile atabilirken
Bazısı röarlar sadece.
Boz ayısı var, kutup ayısı var.
Mesela boz ayı kutuplarda çıkmaz karşına.
Kutup ayısı da adalarda çıkmaz karşına.
Bir tek Lost'ta çıkabilir.
O da doğaüstü olduğundan.
Ayılar çeşit çeşit girdi hayatımıza.
Coca Cola'nın ayıları, Greenpeace'in ayıları.
Winnie ayısı, Claire ayısı.
Ayılar öyle enteresan varlıklar ki,
Her günün bir ayısı olmalı.
15 Kasım 2008
Proje: Hayat
Anne-baba önderliğinde gerçekleşecek olan proje, dünyaya yepyeni bir çehre ekleyerek, sanki az olan nüfusu, +1 şeklinde etkileyecek. Hayatta adeta tek eksik olan bir kişi daha felsefesinden yola çıkan Hayat, haddini istemeden aşması sebebiyle olumsuz tepki topluyor. Her yıl daha da ilgi çekici hale gelmesiyle sürdürülmesi beklenen proje, farklı disiplinlerden beslenmesi ve evrensel geribildirimleriyle katılımı yüreklendiriyor.
Dünyalıların hayatına büyük renk katacak bu projeyle birlikte, hayatın mücadele alanındaki becerisi bir kez daha gözler önüne serilmiş olacak. Ne münasebetle tavrını yıllar boyu korumayı öngören ve ölümle sonlanmayı bekleyen Hayat, daha önce hiç yapılmamış olma niteliğini taşıyor.
Hayat.
H for hastaneye gitme sıklığı.
A for az kaldı düşüyordum.
Y for yastık seçimi.
A for artı bir.
T for takım elbise giymek ya da giymemek.
Selami diyor ki; hayat ancak bir kez katlanılacak kadar...
Hayatı kabullenme ve algılama biçimi, ölümü algılama biçimiyle nerdeyse aynı olabilir.
Bana anlamsız gelen teori, ölümü kabul etme aşamasının en önemli noktasının güzel bir hayat yaşamış olma ve tatmin olma duygusu gerekliliği.
Güzel bir hayatsa bir devam filmi istiyor insan.
Kötüyse de baştan yazıp çizmek lazım.
Burada görüldüğü gibi iki aparkatla hayata dair bilinen zavallı bir olumlu gerçeklik yıkıldı.
Demek ki nedir? Biraz diyalektik düşünmekte sakınca yoktur.
Dünyalıların hayatına büyük renk katacak bu projeyle birlikte, hayatın mücadele alanındaki becerisi bir kez daha gözler önüne serilmiş olacak. Ne münasebetle tavrını yıllar boyu korumayı öngören ve ölümle sonlanmayı bekleyen Hayat, daha önce hiç yapılmamış olma niteliğini taşıyor.
Hayat.
H for hastaneye gitme sıklığı.
A for az kaldı düşüyordum.
Y for yastık seçimi.
A for artı bir.
T for takım elbise giymek ya da giymemek.
Selami diyor ki; hayat ancak bir kez katlanılacak kadar...
Hayatı kabullenme ve algılama biçimi, ölümü algılama biçimiyle nerdeyse aynı olabilir.
Bana anlamsız gelen teori, ölümü kabul etme aşamasının en önemli noktasının güzel bir hayat yaşamış olma ve tatmin olma duygusu gerekliliği.
Güzel bir hayatsa bir devam filmi istiyor insan.
Kötüyse de baştan yazıp çizmek lazım.
Burada görüldüğü gibi iki aparkatla hayata dair bilinen zavallı bir olumlu gerçeklik yıkıldı.
Demek ki nedir? Biraz diyalektik düşünmekte sakınca yoktur.
14 Kasım 2008
Çirkinleşebiliyorum
Hiç hazzetmediğim insanlar oldu. İçlerinden bir tanesi tam anlamıyla "Islat döv-kurut döv" eyleminin karşılığıydı. Düşündüm taşındım, "what the fuck is your problem" analizi yaptım. Tümevardım, sonra tümden bir kez daha geldim. Vardığım sonuç;
Terbiyesizlik meme yapmış sizde hanfendü. Zımpara atmak lazım.
Terbiyesizlik meme yapmış sizde hanfendü. Zımpara atmak lazım.
09 Kasım 2008
How to lose friends & alienate people
Bir süredir ıkım ıkım izlemeyi beklediğim filmi dün nihayet izleyebildim.
İngiltere'de muhabirlik yaparken Amerika'nın ünlü magazin dergisi Sharps'tan teklif alan Sydney Young (Simon Pegg - Shaun of the Dead), New York'a gider ve olaylar gelişir.
Sivri dilli, "edgy" karakteriyle magazin dünyasında tutunmayı pek beceremeyen Sydney, bu dünyayla bir süre mücadele ettikten sonra Andy Warhol'un dediği gibi "If you can't beat it, join it" mottosunu benimsemeye karar verir ve tabii ki hızla yükselir. (Adamda zaten zeka üst seviyede, tek yapması gereken biraz kıç yalamakmış kısacası). Bu arada Transformers'daki göbeğinden tanıdığımız Megan Fox, Sydney için "objet petit a" olmuşken, Kirsten Dunst ise çürümenin içindeki sağduyunun sesine en yakın karakterdir.
Tüm bu teklif, tayin, Amerika macerasının sorumlusu Sharps'ın patronu Jeff Bridges'tır ki, o da zamanında Sydney gibi, celebrity partilerine davet edilmemesine bir dur demek için bu işe girmiştir. Ama Sydney'nin eski aktris annesi, felsefe yazarı babası ve bir de kendisinin felsefe yüksek lisansı ve bunun gibi magazinciliğe ters faktörlerden ötürü, Sydney yozlaşmaya kendini teslim ederken bolca sıkıntı olur.
Eğlenceli, "içinizi ısıtan sıcacık bir film!!!" gibi cümlelerle anılacak olsa bile filmden bir replik var ki sadece onu paylaşabilmek için bu kadar yazı yazdım:
İngiltere'de muhabirlik yaparken Amerika'nın ünlü magazin dergisi Sharps'tan teklif alan Sydney Young (Simon Pegg - Shaun of the Dead), New York'a gider ve olaylar gelişir.
Sivri dilli, "edgy" karakteriyle magazin dünyasında tutunmayı pek beceremeyen Sydney, bu dünyayla bir süre mücadele ettikten sonra Andy Warhol'un dediği gibi "If you can't beat it, join it" mottosunu benimsemeye karar verir ve tabii ki hızla yükselir. (Adamda zaten zeka üst seviyede, tek yapması gereken biraz kıç yalamakmış kısacası). Bu arada Transformers'daki göbeğinden tanıdığımız Megan Fox, Sydney için "objet petit a" olmuşken, Kirsten Dunst ise çürümenin içindeki sağduyunun sesine en yakın karakterdir.
Tüm bu teklif, tayin, Amerika macerasının sorumlusu Sharps'ın patronu Jeff Bridges'tır ki, o da zamanında Sydney gibi, celebrity partilerine davet edilmemesine bir dur demek için bu işe girmiştir. Ama Sydney'nin eski aktris annesi, felsefe yazarı babası ve bir de kendisinin felsefe yüksek lisansı ve bunun gibi magazinciliğe ters faktörlerden ötürü, Sydney yozlaşmaya kendini teslim ederken bolca sıkıntı olur.
Eğlenceli, "içinizi ısıtan sıcacık bir film!!!" gibi cümlelerle anılacak olsa bile filmden bir replik var ki sadece onu paylaşabilmek için bu kadar yazı yazdım:
"A free press is the last defence against the Tyranny of Stupidity.”
31 Ekim 2008
Bir kitabı böyle okumaya çalışmak
Ön bilgi: Nihai amaç, Oğlak Yayıncılık'a giydirmek olmasa da, ikinci kez "Haydi bu kez!" diye paye vererek başladığım İlahi Komedya aşağıdaki örnekte göreceğiniz bu ve bunun gibi açıklamalarla dolu. Kontus'un kim olduğunu açıklamak iyi bir fikir evet, ama her usta dediğinde altta Vergilius'u görmek, Beatrice'e gittiğini bile bile her göndermede Beatrice'i yazılı olarak görmek GEREKSİZ OLMUŞ. (bkz. gerizekalı muamelesi) Açıklamaları görmeden okuyayım deyince özel isimlerden bir bok anlamadan öteki sayfaya gitmek esere haksızlık oluyor. Anlaşılmıyor da o şekilde zaten. Sadece Kontus kimmiş ona bakim deyince de diğerlerine ister istemez gözün kayıyor. Konsantrasyonu bozuyor. Eeeah.
Ve daha bunun Cehennem'i bitecek, Araf'ı var bir de Cennet tabii.
Ama her şeye rağmen, tüm bu yapılanlara rağmen gözlerim uykudan kapanana kadar okurum, baş tacım yaparım İlahi Komedya'yı. İhtiyaç duydukları fantastik heyecanı hala Dan Brown'da arayanları da buradan kınıyorum.
İlahi Komedya'da olmayan ama olsa abes kaçmayacak bir kanto:
1Her şeyi bilen iyi yürekli ustam dedi ki
"Şu koca ağızlı iğrenç canavarın yanına git
Konuş, tanıyorsun onu belki de."
4Ustamın dediğine uydum, yüzü tanıdık geldi canavarın
"Ey acılar içinde kıvranan canavar,
Ölümlü hayatında ne yaptın da şimdi bu haldesin?"
7"Ben Kontus, yaptıklarımı çekiyorum şimdi
Ayaklarım alevler, yüzüm gözüm pislik içinde
Sen buradan değilsin, ayakların iz bırakıyor"
11Bilge ustam hemen söze girdi
"Öbür taraftan çağıranı var onun
Dünyada daha işi bitmedi"
1: Her şeyi bilen iyi yürekli usta: Vergilius
2: Koca ağızlı iğrenç canavar: Kontus
7: Kontus 14. yüzyılda Floransa'da yaşayan tefeci-tüfeci bir kont. Kardeşinin karısıyla yatmıştır.
12: Öbür taraf: Cennet
12: Beatrice
13: Dante henüz ölmemiştir.
Ve daha bunun Cehennem'i bitecek, Araf'ı var bir de Cennet tabii.
Ama her şeye rağmen, tüm bu yapılanlara rağmen gözlerim uykudan kapanana kadar okurum, baş tacım yaparım İlahi Komedya'yı. İhtiyaç duydukları fantastik heyecanı hala Dan Brown'da arayanları da buradan kınıyorum.
İlahi Komedya'da olmayan ama olsa abes kaçmayacak bir kanto:
1Her şeyi bilen iyi yürekli ustam dedi ki
"Şu koca ağızlı iğrenç canavarın yanına git
Konuş, tanıyorsun onu belki de."
4Ustamın dediğine uydum, yüzü tanıdık geldi canavarın
"Ey acılar içinde kıvranan canavar,
Ölümlü hayatında ne yaptın da şimdi bu haldesin?"
7"Ben Kontus, yaptıklarımı çekiyorum şimdi
Ayaklarım alevler, yüzüm gözüm pislik içinde
Sen buradan değilsin, ayakların iz bırakıyor"
11Bilge ustam hemen söze girdi
"Öbür taraftan çağıranı var onun
Dünyada daha işi bitmedi"
1: Her şeyi bilen iyi yürekli usta: Vergilius
2: Koca ağızlı iğrenç canavar: Kontus
7: Kontus 14. yüzyılda Floransa'da yaşayan tefeci-tüfeci bir kont. Kardeşinin karısıyla yatmıştır.
12: Öbür taraf: Cennet
12: Beatrice
13: Dante henüz ölmemiştir.
20 Ekim 2008
Ben böyle rezillik görmedim.
Bize sormadan evimizin kapı numarasını değiştirmişler, sonra Domino's Pizza'ya "30 dakikayı geçtiniz, para vermiyoruz" artistliği yapıyoruz haybeye.
14 Ekim 2008
Bugün hiç komik değilim
Evet değilim.
Ve bir şey gördüm ki bu işler Queen dinleyerek de olmuyor.
nak nak? Who's that.
- ataol behramoğlu
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var!
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.
Ne kadar üşenirsen üşen gireceksin banyoya.
Yarın sabah girerim dememelisin
Yoksa ertesi gün yağlı saçlarla merhaba dersin bir çiçeğe.
İnsan saatlerce bakabilir monitöre.
Bilgisayarın karşısına oturunca sandalyeni aşağı hizaya çekecesin.
...Ve yukarı bakacaksın.
Boyun fıtığı olmak istemiyorsan.
Aç karnına havuza girmeyeceksin.
Girdiysen, hızlı yüzmeyeceksin.
Titrersin sonra yeni doğmuş bir ceylanmışçasına.
Yemek yedin mi bulaşıkları hemen toplayacaksın.
Yeni bir yaşam formu oluşmasını istemiyorsan.
İnsan günlerce unutabilir o tencereyi.
Yediğin anda makineye koyacaksın, ezgilerle dolarcasına.
İnsan yaşadı mı çamaşırlarını makinede unutmamalı.
Tertipli olmalı, olamazsa da sevgilisi olmalı.
Sevgilisi de olamıyorsa surat yaparak yola getirilmeli...
Sevgilin ne kadar karşı koyarsa eğitmek özlemiyle dolmalısın.
Büyüklerini aramalısın haftada bir kez.
Yarın ararım deyip ertelersen aramazsın.
Aramadıkça da arayamazsın.
Böyle yıllar süren bir vicdan azabı olur.
Zümrüt bir denizden bir kayaya atlarcasına.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.
Sevgilinin yanında bir kere bile gaz çıkarmayacaksın.
Başta pek münasebetsiz gelmez onlar, ama çıkarmayacaksın!
Gazınla gurur duymayacaksın.
Gurur duyacağın insan olacaksın.
Çünkü hayat, sunulmuş bir armağandır insana.
Ve bir şey gördüm ki bu işler Queen dinleyerek de olmuyor.
nak nak? Who's that.
- ataol behramoğlu
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var!
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.
Ne kadar üşenirsen üşen gireceksin banyoya.
Yarın sabah girerim dememelisin
Yoksa ertesi gün yağlı saçlarla merhaba dersin bir çiçeğe.
İnsan saatlerce bakabilir monitöre.
Bilgisayarın karşısına oturunca sandalyeni aşağı hizaya çekecesin.
...Ve yukarı bakacaksın.
Boyun fıtığı olmak istemiyorsan.
Aç karnına havuza girmeyeceksin.
Girdiysen, hızlı yüzmeyeceksin.
Titrersin sonra yeni doğmuş bir ceylanmışçasına.
Yemek yedin mi bulaşıkları hemen toplayacaksın.
Yeni bir yaşam formu oluşmasını istemiyorsan.
İnsan günlerce unutabilir o tencereyi.
Yediğin anda makineye koyacaksın, ezgilerle dolarcasına.
İnsan yaşadı mı çamaşırlarını makinede unutmamalı.
Tertipli olmalı, olamazsa da sevgilisi olmalı.
Sevgilisi de olamıyorsa surat yaparak yola getirilmeli...
Sevgilin ne kadar karşı koyarsa eğitmek özlemiyle dolmalısın.
Büyüklerini aramalısın haftada bir kez.
Yarın ararım deyip ertelersen aramazsın.
Aramadıkça da arayamazsın.
Böyle yıllar süren bir vicdan azabı olur.
Zümrüt bir denizden bir kayaya atlarcasına.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.
Sevgilinin yanında bir kere bile gaz çıkarmayacaksın.
Başta pek münasebetsiz gelmez onlar, ama çıkarmayacaksın!
Gazınla gurur duymayacaksın.
Gurur duyacağın insan olacaksın.
Çünkü hayat, sunulmuş bir armağandır insana.
06 Ekim 2008
Art niyetli çocuğun sıkıcı maceraları II
Art niyetli çocuk romantik bir tatil için ilk kez Paris'e gider.
Romantik dönem eserlerini takip eder Louvre'da kendisiyle başbaşa bir vaziyette.
(Hastir sana art niyetli çocuk)
Louvre'u dört günde gezer.
Her eserin karşısında adeta öküz trene bakarcıklıdır.
Dört gününü Louvre'da geçirdiği için d'Orsay'e gidemez.
Hatta Champs Elysees'ye de gidemez.
Ne Champs Elysees'i, Eiffel kulesini uzaktan göremez çünkü miyopunun numarası artmıştır Louvre'da sanat eseri izlemekten; tam bir hıyarsın a.n.ç.-şair
Tü sana art niyetli çocuk.
Kültür turizminden bir sen anladın, sen de yanlış anladın.
Romantik dönem eserlerini takip eder Louvre'da kendisiyle başbaşa bir vaziyette.
(Hastir sana art niyetli çocuk)
Louvre'u dört günde gezer.
Her eserin karşısında adeta öküz trene bakarcıklıdır.
Dört gününü Louvre'da geçirdiği için d'Orsay'e gidemez.
Hatta Champs Elysees'ye de gidemez.
Ne Champs Elysees'i, Eiffel kulesini uzaktan göremez çünkü miyopunun numarası artmıştır Louvre'da sanat eseri izlemekten; tam bir hıyarsın a.n.ç.-şair
Tü sana art niyetli çocuk.
Kültür turizminden bir sen anladın, sen de yanlış anladın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
