Küçükken duyduğumda beni dehşete düşüren bazı kalıplar, deyimler, isimler, sözcükler, şarkılar, fıkralar, karakterler, toplumu bilinçlendirici reklamlar oldu:
Beceren Otel
"...sittin sene..."
"tencere dibin kara benimki senden kara"
"...yemiş yemiş bitirmiş, akşama sancılar basmış..."
"...telefonun delikleri içinde..."
ve bir fıkra:
"Bir kadın varmış, bara gitmiş. Barmene demiş ki "Bana bir Efes". Kadın içmiş içmiş sarhoş olmuş. Barın müdavimlerinden bir adam bunu fırsat bilmiş ve ablayı dikmiş. Abla uyandığında hiçbir şey hatırlamıyormuş ve malum bölgesinde bir ağrı varmış. Ertesi gün yine gitmiş ve yine efes istemiş. Yine aynı hikaye. Bu birkaç kez bu şekilde devam etmiş. En sonunda gitmiş ve demiş ki "barmen! bana bir tuborg! Efes ağrı yapıyor..."
ve o reklam:
- beyefendi neden emniyet kemeri takmıyorsunuz?
"sıkıyor be abiiee..."
bir sonraki karede adam ölmüştür ve ruhu gökyüzüne uçmaktadır.
Ruh:
"sıkıyo be abiii... uuuu...."
30 Ocak 2009
27 Ocak 2009
True Blood (ya da Vampire Bill)
Anna Paquin Golden Globe aldı bu yıl. En iyi kadın in TV-Series filan feşmekan.
Anna hamfendüyü Rogue olarak tanıdık. Bazıları da Ruj olarak tanıdı.
Bu yıl ödüllendirilmesine neden olan dizinin adı True Blood.
Amerika'nın en has güneyli aksanının konuşulduğu, kızların kısacık elbiseler giydiği, erkeklerin redneck olduğu, kariyer olarak garsonluk ve inşaat işçiliğini benimsemiş bir sürü insan var bu dizide. Başrolde Anna, yani Sookie Stackhouse, kendisi Merlotte's adlı mekanda çalışan telepatik bir garson. Evet, telepatik. Kendisi bir bakire. Kendisi "aylav aevrıtın" diye konuşmakta. Dişleri ayrık, sarı saçlı, kıçı ilgi topluyor.
Tüm bu baybay güneyli yaşamının yanısıra bir de diziyi şu anda bulunduğu statüye yükselten bir vampir durumu var. Vampirler mainstream'e oynuyorlar bu dizide. Tıpkı zamanında Afro-Amerikalı vatandaşların oy kullanamama sorunu, beyaz çocuklarla aynı okula gidememe durumu gibi bir çok ırkçı problemi şimdi vampirler yaşıyor. Vampirler de söz hakkı istiyorlar, vampirler de insanlarla evlenebilmek istiyorlar, vampirler de insan gibi yaşamak istiyorlar. Tabii hepsi değil, arada ayrıkotu diye adlandırabileceklerimiz de bolca mevcut. Mainstream'e gidebilmelerinin sebebi ise Japonya'da üretilen, insan kanına özdeş Tru-Blood içeceği. 0 rh, a rh gibi çeşitleri de var. Bill 0 rh+ seviyor.
Şimdi, bir yanda güneyliler, bir yanda vampirler var. Bir de ana eksenimizde Sookie ve Vampir Bill'in aşkı var. Vampir Bill de güneyli ama ölürken buna bir karizma, bir bakış, bir ten rengi bir üzerine atlanabilirlik bahşedilmiş ki, Sookie'yle bunlar karşılaşır karşılaşmaz aşk kaçınılmaz oluyor. Tabii ben anlamıyorum neden sadece Sookie, oradaki her kadının yerlerde sürünüyor olması gerekirdi onu görünce.
Ben bu diziyi çok sevdim. 18+ bir dizi. Yoğun şekilde şiddet, din, seks öğeleri birbirien giriyor.
Ben bu diziyi çok sevdim, Vampir Bill var çünkü.
Vampir Bill, ımm nasıl anlatsam, böyle kadını tuttu mu omzundan, öpen bir vampir.
30-35 yaşında falan gösteriyor ama 135 yaşında sanırım. (173'müş)
Hem olgun, hem karizmatik, valla yeme de yanında yat.
Aynı zamanda sevdiği kızın başı dertteyse hemen gelişmiş duyularıyla olayı hissedip hızla kızın yanında bitiyor, güven veren bir vampir.
Ayrıca toprağın içinden çıplak çıkıp sevdiği kızın üstüne atlıyor tam bir hayvan gibi. Primitif. Düşün yani, toprağın içinden.
Yani nasıl özetleyebilirim, vampir Bill, sokakta beyefendi, yatakta orospu.
Resmini de koymalıyım öyle değil mi?
Anna hamfendüyü Rogue olarak tanıdık. Bazıları da Ruj olarak tanıdı.
Bu yıl ödüllendirilmesine neden olan dizinin adı True Blood.
Amerika'nın en has güneyli aksanının konuşulduğu, kızların kısacık elbiseler giydiği, erkeklerin redneck olduğu, kariyer olarak garsonluk ve inşaat işçiliğini benimsemiş bir sürü insan var bu dizide. Başrolde Anna, yani Sookie Stackhouse, kendisi Merlotte's adlı mekanda çalışan telepatik bir garson. Evet, telepatik. Kendisi bir bakire. Kendisi "aylav aevrıtın" diye konuşmakta. Dişleri ayrık, sarı saçlı, kıçı ilgi topluyor.
Tüm bu baybay güneyli yaşamının yanısıra bir de diziyi şu anda bulunduğu statüye yükselten bir vampir durumu var. Vampirler mainstream'e oynuyorlar bu dizide. Tıpkı zamanında Afro-Amerikalı vatandaşların oy kullanamama sorunu, beyaz çocuklarla aynı okula gidememe durumu gibi bir çok ırkçı problemi şimdi vampirler yaşıyor. Vampirler de söz hakkı istiyorlar, vampirler de insanlarla evlenebilmek istiyorlar, vampirler de insan gibi yaşamak istiyorlar. Tabii hepsi değil, arada ayrıkotu diye adlandırabileceklerimiz de bolca mevcut. Mainstream'e gidebilmelerinin sebebi ise Japonya'da üretilen, insan kanına özdeş Tru-Blood içeceği. 0 rh, a rh gibi çeşitleri de var. Bill 0 rh+ seviyor.
Şimdi, bir yanda güneyliler, bir yanda vampirler var. Bir de ana eksenimizde Sookie ve Vampir Bill'in aşkı var. Vampir Bill de güneyli ama ölürken buna bir karizma, bir bakış, bir ten rengi bir üzerine atlanabilirlik bahşedilmiş ki, Sookie'yle bunlar karşılaşır karşılaşmaz aşk kaçınılmaz oluyor. Tabii ben anlamıyorum neden sadece Sookie, oradaki her kadının yerlerde sürünüyor olması gerekirdi onu görünce.
Ben bu diziyi çok sevdim. 18+ bir dizi. Yoğun şekilde şiddet, din, seks öğeleri birbirien giriyor.
Ben bu diziyi çok sevdim, Vampir Bill var çünkü.
Vampir Bill, ımm nasıl anlatsam, böyle kadını tuttu mu omzundan, öpen bir vampir.
30-35 yaşında falan gösteriyor ama 135 yaşında sanırım. (173'müş)
Hem olgun, hem karizmatik, valla yeme de yanında yat.
Aynı zamanda sevdiği kızın başı dertteyse hemen gelişmiş duyularıyla olayı hissedip hızla kızın yanında bitiyor, güven veren bir vampir.
Ayrıca toprağın içinden çıplak çıkıp sevdiği kızın üstüne atlıyor tam bir hayvan gibi. Primitif. Düşün yani, toprağın içinden.
Yani nasıl özetleyebilirim, vampir Bill, sokakta beyefendi, yatakta orospu.
Resmini de koymalıyım öyle değil mi?
22 Ocak 2009
Öyle değil mi sahiden?
Hani kıro erkek pistir, fenadır, magandadır da...
Asıl kıro kadın hiç çekilmez.
Peki ya KIRO GAY?
Asıl kıro kadın hiç çekilmez.
Peki ya KIRO GAY?
19 Ocak 2009
Rrraptir benim adım
Yollar yollar, yo, yo
Karim gelsene buraya, rap yapıyoruz haydi,
Karim trafikte kalmış,
Musa sen gel, Musaa işte mc one two, check,
Musa haydi konuştur rrrap'ini!
Benim adım Musa,
Eşiliğe inanıyor, komünizmden uzak duruyorum,
Bir gün bana da para gelecek, günlerimi sayıyorum
Obama başkan oldu, cumhuriyetçilere kapak oldu,
Yıllarca beni ezenlere artık hareket çekiyorum.
Söz Toyberk'te! One, two, fiki bauu!
Adım Toyberk, ilkokuldan terk
Rengim beyaz, kalbim siyah yaşıyorum
Rap yapmak için siyah olmak şarttır diye biliyorum
Rap yapmak için mücevher de şarttır bildim diye
50 cent'in bana kolye almasını diliyorum
Benim adım Karim, trafiki, fiki trafiki,
Sokağa çıkıyorum, gelen geçeni eleştiriyorum
Kırmızı ışıkta durmayan yayaları ezip geçiyorum
Sonra ben de kırmızı ışıkta geçiyorum
Kornaya basan arabalara küfrediyorum.
Dünyanın tüm mc'leri birleşsiiiiin!
Çünkü benim yaptığım rrrap'tir,
ve rrrap polisi s.kmektir.
Fuck, fuck, fuck, fuck the police!
Karim gelsene buraya, rap yapıyoruz haydi,
Karim trafikte kalmış,
Musa sen gel, Musaa işte mc one two, check,
Musa haydi konuştur rrrap'ini!
Benim adım Musa,
Eşiliğe inanıyor, komünizmden uzak duruyorum,
Bir gün bana da para gelecek, günlerimi sayıyorum
Obama başkan oldu, cumhuriyetçilere kapak oldu,
Yıllarca beni ezenlere artık hareket çekiyorum.
Söz Toyberk'te! One, two, fiki bauu!
Adım Toyberk, ilkokuldan terk
Rengim beyaz, kalbim siyah yaşıyorum
Rap yapmak için siyah olmak şarttır diye biliyorum
Rap yapmak için mücevher de şarttır bildim diye
50 cent'in bana kolye almasını diliyorum
Benim adım Karim, trafiki, fiki trafiki,
Sokağa çıkıyorum, gelen geçeni eleştiriyorum
Kırmızı ışıkta durmayan yayaları ezip geçiyorum
Sonra ben de kırmızı ışıkta geçiyorum
Kornaya basan arabalara küfrediyorum.
Dünyanın tüm mc'leri birleşsiiiiin!
Çünkü benim yaptığım rrrap'tir,
ve rrrap polisi s.kmektir.
Fuck, fuck, fuck, fuck the police!
14 Ocak 2009
Başlık bulamadım o denli içsel bir mevzu
Sevgili Arın kardeşimin "Avrupa'nın Patlayan 11'i" yazısına bir reaksiyon olarak söylemek istediklerim var.
Evet, PES görünce 0-12 aralığına dönen bir takım arkadaşlarımızın, aile üyelerimizin oluşturduğu bir jargon, bir yaşam sevinci var, peki ya arkada kalan "bizler"in oluşturduğu jargon nedir, yaşam sevinci nasıldır, peki ya hisler?
Öncelikle evimize kırk yılda bir gelip "Sabaha kadar PES oynayalım" diye giren arkadaşları ben sevmiyorum. Evet evet, sevmiyorum. Destur de önce. Kafanda kırılır o PES günün birinde. Böyle yapmadıkları zaman severim bir gün. Belki o da.
Ardından Ankara'da PES bıkbığımdan sakınmak için özel olarak geliştirilmiş "şifreli konuşma eylemi"nden başta hazzetmiyordum, şimdi şirin geliyor. Tıpkı tekerlek içinde aralıksız dönen bir hamsterın yorulup tepetaklak döndüğündeki gibi şirin. Ya da göt üstü düşen 6 aylık bir bebek şirinliğinde.
Fakat en uyuz olduğum şey bir galon insan salonda toplanıp pür dikkat PES oynarken (Get a job, sir, get a job) önlerinden geçmek zorunda kalabiliyorum insani ihtiyaçlarımdan ötürü. Ama bu durumlarda öyle tepkiler aldım ki, artık uyuzluk olsun diye geçiyorum. Vallabilla. Bir sağa bir sola. Oh.
Hele hele nefret ettiğim bir başka şey de "Bu maç bitsin, gelicez" fenomeni. Yaa? Dünkü bok...
Takıldığım bir başka husus var: "O KADAR UZUN UZATMA MI OLUR BE?" Maça oranla öyle bir uzatma görmedim ben. 24 yıllık futbol sevmeyeniyim.
Ha, bu kadar nefret etmeme rağmen yine PES'le ilgili en iyi jargon benden geliri belirterek; ÇIKARDİNHO diyerek yazımdan uzaklaşıyorum.
Evet, PES görünce 0-12 aralığına dönen bir takım arkadaşlarımızın, aile üyelerimizin oluşturduğu bir jargon, bir yaşam sevinci var, peki ya arkada kalan "bizler"in oluşturduğu jargon nedir, yaşam sevinci nasıldır, peki ya hisler?
Öncelikle evimize kırk yılda bir gelip "Sabaha kadar PES oynayalım" diye giren arkadaşları ben sevmiyorum. Evet evet, sevmiyorum. Destur de önce. Kafanda kırılır o PES günün birinde. Böyle yapmadıkları zaman severim bir gün. Belki o da.
Ardından Ankara'da PES bıkbığımdan sakınmak için özel olarak geliştirilmiş "şifreli konuşma eylemi"nden başta hazzetmiyordum, şimdi şirin geliyor. Tıpkı tekerlek içinde aralıksız dönen bir hamsterın yorulup tepetaklak döndüğündeki gibi şirin. Ya da göt üstü düşen 6 aylık bir bebek şirinliğinde.
Fakat en uyuz olduğum şey bir galon insan salonda toplanıp pür dikkat PES oynarken (Get a job, sir, get a job) önlerinden geçmek zorunda kalabiliyorum insani ihtiyaçlarımdan ötürü. Ama bu durumlarda öyle tepkiler aldım ki, artık uyuzluk olsun diye geçiyorum. Vallabilla. Bir sağa bir sola. Oh.
Hele hele nefret ettiğim bir başka şey de "Bu maç bitsin, gelicez" fenomeni. Yaa? Dünkü bok...
Takıldığım bir başka husus var: "O KADAR UZUN UZATMA MI OLUR BE?" Maça oranla öyle bir uzatma görmedim ben. 24 yıllık futbol sevmeyeniyim.
Ha, bu kadar nefret etmeme rağmen yine PES'le ilgili en iyi jargon benden geliri belirterek; ÇIKARDİNHO diyerek yazımdan uzaklaşıyorum.
08 Ocak 2009
Yuvarlak zımbırtılar içgörüsü
Bu yuvarlak mevzusunun temeli kalkan balığı üzerindeki butonlardan şekillendi.
O da bir garip.
Onda da bir öğürtücü öğe var.
Ne gerek var?
O da bir garip.
Onda da bir öğürtücü öğe var.
Ne gerek var?
07 Ocak 2009
Yanyana duran minik yuvarlaklar iğrentisi
Her şey o reklamla başladı.
"Limoon! Çileek!"
-Trident Splash
Tıpta papillae adı verilen tastebuds iğrençliğini gözümüze böyle sokan (ağzımızın içine içine) bir şey henüz görülmemişti.
Reklam filmi her çıktığında gag refleksim azdı. Ekrana bakamadım. Bir nevi fobik bir durumun temellerini attım.
Derken bir gün BBC'nin sitesindeki testleri çözüyordum. DISGUST testine başladım. Aman allah orada bir diş görüntüsü var ki, bakın görün. Öyle böyle değil. 1 senedir bakmadım ama aklıma her geldiğinde öğürüyorum.
Ve dün gece...
Suçsuz günahsız bir Güney Afrika meyvesi tutuşturuldu elime.
Göz göze geldim.
...
Gelmez olaydım.
Dışı aynen öyle pütür pütür yuvarlaklardan oluşmuş, adeta cehennemden gelen bir piç. Erik boyunda bir şey.
İçi güzel dediler, soydurdum dışını.
Çok afedersiniz ama koç yumurtası kıvamında insan yumurtası büyüklüğünde beyaz, bir organizmaya benzer bir şeyi elime aldım ben. Yedim abi bir de.
Yedim onu ben. Yüreğimde bir sızı.
"Limoon! Çileek!"
-Trident Splash
Tıpta papillae adı verilen tastebuds iğrençliğini gözümüze böyle sokan (ağzımızın içine içine) bir şey henüz görülmemişti.
Reklam filmi her çıktığında gag refleksim azdı. Ekrana bakamadım. Bir nevi fobik bir durumun temellerini attım.
Derken bir gün BBC'nin sitesindeki testleri çözüyordum. DISGUST testine başladım. Aman allah orada bir diş görüntüsü var ki, bakın görün. Öyle böyle değil. 1 senedir bakmadım ama aklıma her geldiğinde öğürüyorum.
Ve dün gece...
Suçsuz günahsız bir Güney Afrika meyvesi tutuşturuldu elime.
Göz göze geldim.
...
Gelmez olaydım.
Dışı aynen öyle pütür pütür yuvarlaklardan oluşmuş, adeta cehennemden gelen bir piç. Erik boyunda bir şey.
İçi güzel dediler, soydurdum dışını.
Çok afedersiniz ama koç yumurtası kıvamında insan yumurtası büyüklüğünde beyaz, bir organizmaya benzer bir şeyi elime aldım ben. Yedim abi bir de.
Yedim onu ben. Yüreğimde bir sızı.
06 Ocak 2009
Yemekteyiz hayalim
Konuklarım gelir.
Alttan kapı ziline basarlar, aşağının kilidini açarım, evin kapısını da aralık bırakır içeri otururum.
İçeri girerler, "Ayakkaplarınızı çıkarın" diye bağırırım oturduğum yerden.
Hatta "Aa Sami, ayakkabılarını çıkarmadınsa, aşağıdan bir siyah içecek kap da gel" derim.
Beyhude Hanım "Ayh montumuzu koyacak yer..." derken "Girişe as onu" diye yanıtlarım.
Masaya çağırırım. Simit alkışlarla yaşayan bir kedi olduğundan bacaklara atlar.
Müptela Hanım "A kedi tüyü hiç hejyan değil" derken "Çok rahat bir evsahibiyim ben. Simit tencerenin içinde dolaşır, burası onun evi" diye cevap veririm hızla.
Masanın karşısına banner asmışımdır, böyle dev puntoda "Misafir umduğunu değil bulduğunu yer" yazmaktadır. Misafirler kafalarını kaldırdıkları anda o yazıyla karşılaşır hep. Ya o banner, ya da yemek. Seçim onların.
Bir tencere makarnayı koyarım önlerine. "Ben yemeksepeti'nden yedim, aç değilim, yiyin siz, az var ama fıstık ezmesi ve reçel var, onu yersiniz doymazsanız" derim.
Neyse tabii doymazlar. Bunlar mutfağa gittiğinde siyah içeceklerinin içine basarım uyku hapını hemen. Uyuduklarında çok üzgünüm ama onları çoktan Bağcılar'da tutacağım bodrum katına götürmüşümdür. Tüm dünyayla bağlantılarını kesmişimdir. Aç kalmışlardır tabii bunlar.
"Aç kaldım valla hiçbir şey yiyemedim"
Son bir kez daha tribünlere oynadım. "Valla çok stresliymiş, şimdi anladım"
Açlık sürer. Birbirlerini yerler.
Ohş.
THE END
Alttan kapı ziline basarlar, aşağının kilidini açarım, evin kapısını da aralık bırakır içeri otururum.
İçeri girerler, "Ayakkaplarınızı çıkarın" diye bağırırım oturduğum yerden.
Hatta "Aa Sami, ayakkabılarını çıkarmadınsa, aşağıdan bir siyah içecek kap da gel" derim.
Beyhude Hanım "Ayh montumuzu koyacak yer..." derken "Girişe as onu" diye yanıtlarım.
Masaya çağırırım. Simit alkışlarla yaşayan bir kedi olduğundan bacaklara atlar.
Müptela Hanım "A kedi tüyü hiç hejyan değil" derken "Çok rahat bir evsahibiyim ben. Simit tencerenin içinde dolaşır, burası onun evi" diye cevap veririm hızla.
Masanın karşısına banner asmışımdır, böyle dev puntoda "Misafir umduğunu değil bulduğunu yer" yazmaktadır. Misafirler kafalarını kaldırdıkları anda o yazıyla karşılaşır hep. Ya o banner, ya da yemek. Seçim onların.
Bir tencere makarnayı koyarım önlerine. "Ben yemeksepeti'nden yedim, aç değilim, yiyin siz, az var ama fıstık ezmesi ve reçel var, onu yersiniz doymazsanız" derim.
Neyse tabii doymazlar. Bunlar mutfağa gittiğinde siyah içeceklerinin içine basarım uyku hapını hemen. Uyuduklarında çok üzgünüm ama onları çoktan Bağcılar'da tutacağım bodrum katına götürmüşümdür. Tüm dünyayla bağlantılarını kesmişimdir. Aç kalmışlardır tabii bunlar.
"Aç kaldım valla hiçbir şey yiyemedim"
Son bir kez daha tribünlere oynadım. "Valla çok stresliymiş, şimdi anladım"
Açlık sürer. Birbirlerini yerler.
Ohş.
THE END
Keko Badge
Bazen bir grup çıkar gelir mesela, seversin, baştacın edersin, hiç popüler olmamasına rağmen arkadaş meclisinde kayda değer bir prestiji vardır.
Ezik ezik myspace'ten takip edilir maksimum.
Bizim zamanımızda myspace mi vardı, kaset doldururduk, kaseeet. Kalemle sarardık bazen o kasetleri. Mesela çocukken hatara-kazara bir Teoman kasedi almışlığım vardı. Bir gün şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda dinlerken walkman'in pili bitmeye yüz tuttu.
Teoman'ın böğünüşleri yetmiyor gibi bir de pil bitme efekti eklendi o sese. Of of. Hala unutmam, "höaağuu poapoatttıtıtı yaa"
Diyordum ki myspace yoktu, kaset vardı, bir de tabii canlı performans vesaire. Ortaokuldayken ne canlı performansı. Bizim zamanımızda öyle ortaokulda gece dışarı çıkayım, şu konseri izleyeyim yoktu. Kırardık kıçımızı, otururduk. Ailemizin plak veyahut kaset koleksiyonundan ilgimizi çekebilecek sanatçılarla başladık "Yabancı Müzik" dinlemeye. Ya da doğdumuz andan itibaren dinletilirdik.
Mesela ben sırf bu yüzden the Beatles dinleyerek büyüdüm. Oh ne de iyi olmuş.
Ama mesela sırf öteki yüzden de bir Wham kasedi, ilk hatmettiğim albüm oldu. Severim George Michael bu sebepten.
Sonra MTV çıktı bizlerde de, ne oldu, oturduk Spice Girls dinledik bir süre keko gibi. Bunu da herkes yaptı. Ezberlendi o şarkılar. Erkekler bir Spice seçti fantezileri süsleyebilecek, kızlar da bir Spice seçti özdeşleşilebilecek. Lanet olasıca ortaokul günleri. What if ortaokul günleri was one of us.
Ortaokul keşif süresi olduğu için Metallica falan da büyük ihtimalle bu dönemde başladı. Ben daha Aerosmith insanıydım.
İddia makamı:Güzel kızlar Aerosmith dinler çünkü!
Kısacası bizim zamanımızda kekoluktan kekoluk beğendik. Elimize geçen her kasete totem muamelesi yaptık. Değiştirdik onları aramızda, sonra hiç olan kasetler oldu tabii, arkadaşlıklar bitti bu uğurda.
PS: Dayak yemek ister gibi bir yazı stiliydi. İnsan sabrını ölçen bir çalışma oldu. Çalışmamda grotesk bir tat yaratmak istedim. Bütün yazı boyunca bir tokat hayal ettim, iz bırakan, kitleleri peşinden sürükleyen. Kitle imha tokadı.
Ezik ezik myspace'ten takip edilir maksimum.
Bizim zamanımızda myspace mi vardı, kaset doldururduk, kaseeet. Kalemle sarardık bazen o kasetleri. Mesela çocukken hatara-kazara bir Teoman kasedi almışlığım vardı. Bir gün şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda dinlerken walkman'in pili bitmeye yüz tuttu.
Teoman'ın böğünüşleri yetmiyor gibi bir de pil bitme efekti eklendi o sese. Of of. Hala unutmam, "höaağuu poapoatttıtıtı yaa"
Diyordum ki myspace yoktu, kaset vardı, bir de tabii canlı performans vesaire. Ortaokuldayken ne canlı performansı. Bizim zamanımızda öyle ortaokulda gece dışarı çıkayım, şu konseri izleyeyim yoktu. Kırardık kıçımızı, otururduk. Ailemizin plak veyahut kaset koleksiyonundan ilgimizi çekebilecek sanatçılarla başladık "Yabancı Müzik" dinlemeye. Ya da doğdumuz andan itibaren dinletilirdik.
Mesela ben sırf bu yüzden the Beatles dinleyerek büyüdüm. Oh ne de iyi olmuş.
Ama mesela sırf öteki yüzden de bir Wham kasedi, ilk hatmettiğim albüm oldu. Severim George Michael bu sebepten.
Sonra MTV çıktı bizlerde de, ne oldu, oturduk Spice Girls dinledik bir süre keko gibi. Bunu da herkes yaptı. Ezberlendi o şarkılar. Erkekler bir Spice seçti fantezileri süsleyebilecek, kızlar da bir Spice seçti özdeşleşilebilecek. Lanet olasıca ortaokul günleri. What if ortaokul günleri was one of us.
Ortaokul keşif süresi olduğu için Metallica falan da büyük ihtimalle bu dönemde başladı. Ben daha Aerosmith insanıydım.
İddia makamı:Güzel kızlar Aerosmith dinler çünkü!
Kısacası bizim zamanımızda kekoluktan kekoluk beğendik. Elimize geçen her kasete totem muamelesi yaptık. Değiştirdik onları aramızda, sonra hiç olan kasetler oldu tabii, arkadaşlıklar bitti bu uğurda.
PS: Dayak yemek ister gibi bir yazı stiliydi. İnsan sabrını ölçen bir çalışma oldu. Çalışmamda grotesk bir tat yaratmak istedim. Bütün yazı boyunca bir tokat hayal ettim, iz bırakan, kitleleri peşinden sürükleyen. Kitle imha tokadı.
05 Ocak 2009
02 Ocak 2009
Gerizekalılar
Atasözlerini sevip, sayıp, anlamayıp, onları baştacı yapanların dairesinde bu hafta;
-Ayağını yorganına göre uzat:
Uzat, uzat ki, Simit ya da Simit karakterli başka bir birey yorgandan milim taşmış ayak parçanı taciz etmesin sabah-akşam.
-Damlaya damlaya göl olur:
Gece musluğu açık bırakırsan lavabo dolabilir, taşabilir, evyenin üzerinde sığ bir göl oluşabilir belki.
-Ateş düştüğü yeri yakar:
Ateş, hoyrunun üstüne düşerse kimse kalkıp almaz, yardım etmez, sadece seslenir, hoyrunun bacağı yandığıyla kalır.
-El atına binen yaya kalır:
CCoşkun, DCoşkun'u Akay'ın arabasıyla Publicis Yorum'a bırakmaya çalışırken benzin göstergesine güvenirse, çekici beklemekle yükümlüdür.
-Ev danasından öküz olmaz:
Evde oturan biri maksimum dana olabilir, ama öküz olamaz. Öküzlük yoktur hamurunda.
-Kedinin usluluğu sıçan görünceye kadar.
Kediyi tuvalete almamak lazım. Alırsan rezervuara, lavaboya, ne bilim küvete atlayabilir, dergiye, gazeteye atlayabilir, kafana atlayabilir, dizine atlayabilir, bir yerlerden kendini atabilir. Yapabilir bunu.
-Komşu komşunun külüne muhtaçtır.
Alt komşu gürültüden ne kadar şikayet ederse etsin, bir gün kapıya adımızı yazsana diyebilir.
-Ayağını yorganına göre uzat:
Uzat, uzat ki, Simit ya da Simit karakterli başka bir birey yorgandan milim taşmış ayak parçanı taciz etmesin sabah-akşam.
-Damlaya damlaya göl olur:
Gece musluğu açık bırakırsan lavabo dolabilir, taşabilir, evyenin üzerinde sığ bir göl oluşabilir belki.
-Ateş düştüğü yeri yakar:
Ateş, hoyrunun üstüne düşerse kimse kalkıp almaz, yardım etmez, sadece seslenir, hoyrunun bacağı yandığıyla kalır.
-El atına binen yaya kalır:
CCoşkun, DCoşkun'u Akay'ın arabasıyla Publicis Yorum'a bırakmaya çalışırken benzin göstergesine güvenirse, çekici beklemekle yükümlüdür.
-Ev danasından öküz olmaz:
Evde oturan biri maksimum dana olabilir, ama öküz olamaz. Öküzlük yoktur hamurunda.
-Kedinin usluluğu sıçan görünceye kadar.
Kediyi tuvalete almamak lazım. Alırsan rezervuara, lavaboya, ne bilim küvete atlayabilir, dergiye, gazeteye atlayabilir, kafana atlayabilir, dizine atlayabilir, bir yerlerden kendini atabilir. Yapabilir bunu.
-Komşu komşunun külüne muhtaçtır.
Alt komşu gürültüden ne kadar şikayet ederse etsin, bir gün kapıya adımızı yazsana diyebilir.
19 Aralık 2008
15 Aralık 2008
Bugün The Big Lebowski'nin 3929. gündönümü
Haydi bu kutsal günü The Big Lebowski'den en sevdiğimiz replikleri kendimizce Türkçeye çevirerek kutlayalım.(Heehey! Gimliii)
Herkes en sevdiği repliği yazsın, sonra bu replikleri toplayayım ben, bir şiir kitabı olarak derleyeyim, sonra Pelin Batu kâfiyelerin yerinde olmasına özen göstersin, Bedri Baykam illüstrasyonları üstlensin, Tom Cruise da dinen bir mahsuru var mıdır onu araştırsın.
Yaptığımız bu eklektik çalışmayı Bienal'de sergileyelim.
Biliyorsunuz, tanıdıklarım var...
Örnek:
Sometimes you eat the bar and sometimes the bar, wal, he eats you.
Bazen gofreti sen yersin, duva(r), bazen de gofret seni yer.
Digiturk insanlara gizli gizli işkence etmekten hoşlanan bir piç kurusudur.
Bu sene kâr edeme Digiturk.
Bayram hediyesi diye sinema ve diğer zırt pırt kanalları açtın, sonra Pirates of the Carribean'ı izleyen 10 kişiyi filmin son 10 dakikasında illet ettin.
Ben izledim, biliyorum, izlemeyen arkadaşlarıma izlettirmekti amacım.
Dile kolay, 3 saat...
(Boşanmış çiftler bunu söyler hep; dile kolay 5 sene- 10 sene- 20 sene)
3 saatin sonuna gelindi, hatta en klişe bölümler dahi izlendi, şu dünyanın en kötü evlenme sahnesi, hani evliliğe karşı kusmalı koşullanma gerçekleştiren sahne. İnan o arkadaşlar o sahnelerde bile şikayet etmedi, mızmızlanmadı. Hatta bazı sahnelerde ağız dolusu güldüklerine şahit oldum. Jerry Brükheimer'casına böbürlendim, işteea ben size şu bayramın son günlerinde sıkıcı film izletir miyim gibi.
Filan feşmekan. Sen film, son on dakikada zart diye kesil. Üyeliğiniz bunu kapsamamaktadır vesaire. Bayramın bir kısmının içine ettin.
Üzüm var?
Bayram hediyesi diye sinema ve diğer zırt pırt kanalları açtın, sonra Pirates of the Carribean'ı izleyen 10 kişiyi filmin son 10 dakikasında illet ettin.
Ben izledim, biliyorum, izlemeyen arkadaşlarıma izlettirmekti amacım.
Dile kolay, 3 saat...
(Boşanmış çiftler bunu söyler hep; dile kolay 5 sene- 10 sene- 20 sene)
3 saatin sonuna gelindi, hatta en klişe bölümler dahi izlendi, şu dünyanın en kötü evlenme sahnesi, hani evliliğe karşı kusmalı koşullanma gerçekleştiren sahne. İnan o arkadaşlar o sahnelerde bile şikayet etmedi, mızmızlanmadı. Hatta bazı sahnelerde ağız dolusu güldüklerine şahit oldum. Jerry Brükheimer'casına böbürlendim, işteea ben size şu bayramın son günlerinde sıkıcı film izletir miyim gibi.
Filan feşmekan. Sen film, son on dakikada zart diye kesil. Üyeliğiniz bunu kapsamamaktadır vesaire. Bayramın bir kısmının içine ettin.
Üzüm var?
05 Aralık 2008
Dizi genellemeleri vol I.
House MD:
Yanlış... Yanlış... Yanlış... A o da nesi? Cekpot!
The O.C.:
Uyan.
Kahve mutlaka.
Sandy ve Kristen; espriler şakalar, Ryan ve Seth; espriler şakalar.
Parti organizasyonu.
Partide kavga.
Kavgada üzülen kızlar.
Eve dönüş.
Sandy'den babacan bir hayat dersi.
Gossip Girl:
-Brooklyn'liler bitli ve fakir insanlardır.
Upper East Siders
- Ama ben bohemiiim.
Serena van der Voodsen
- Ben de rakçıyım.
Rufus Humphrey
- Param çok, pipim yok, ziyanı var.
Chuck Bass
Yanlış... Yanlış... Yanlış... A o da nesi? Cekpot!
The O.C.:
Uyan.
Kahve mutlaka.
Sandy ve Kristen; espriler şakalar, Ryan ve Seth; espriler şakalar.
Parti organizasyonu.
Partide kavga.
Kavgada üzülen kızlar.
Eve dönüş.
Sandy'den babacan bir hayat dersi.
Gossip Girl:
-Brooklyn'liler bitli ve fakir insanlardır.
Upper East Siders
- Ama ben bohemiiim.
Serena van der Voodsen
- Ben de rakçıyım.
Rufus Humphrey
- Param çok, pipim yok, ziyanı var.
Chuck Bass
-Egzo egzo.
25 Kasım 2008
Dünyadan bir akşamüstü
Günlerden bir gün Ted Mosby bir hata sonucunda kendisini Central Perk'te otururken bulur.
Ortama adapte olmak adına bir Americano içebilmek için garsonu çağırır.
Garson; Sarah Connor'dır. "İçine bir de espresso shot koyim mi?" der.
"Koy anasını satim" der Ted.
Bu esnada sokakta yanlışlıkla bir at kakasına basan Carrie Bradshaw tuvaleti kullanmak üzere mekana girer.
Bileğini burkmuş olduğunu görürüz, fakat daha şanslı olamazdı.
Gregory House, Ted'in çaprazındaki çift kişilik masada kendi konuşmasını kaydetmektedir.
Carrie Bradshaw olabildiğince yavşak bir ses tonuyla konuşur:
"Doktar Hoos, bileğimi burktum ama asıl canımı sıkan tezek kokan Manolo'larım"
House, Carrie'ye bir göz atar,
"Manolo aslında özünde Han Solo'yu barındırır" der.
Carrie aval aval bakmayı sürdürür.
Bu esnada Ted hala kahvesini içememektedir.
Sarah'ya seslenir:
"Nerde kaldı Americano'm? Kolombiya'da tanıdıklarım var, daha hızlı halledebiliriz" diye kötü bir espri yapmayı da ihmal etmez.
Sarah Connor da "Ben robot kullanmıyorum, prensiplerime aykırı, suyun kaynamasını bekliyorum" der.
Ted duyduklarına inanamaz. Aman tanrısı, prensipleri olan güzel bir kadın, daha iyisi olabilir miydisi.
Hemen oracıkta evlenme teklifi eder.
Aslında siz de ben de biliyoruz ki Ted'in birine evlenme teklifi ederken aradığı iki kriter var:
Kadın olsun, bir de kalbi atsın.
Ortama adapte olmak adına bir Americano içebilmek için garsonu çağırır.
Garson; Sarah Connor'dır. "İçine bir de espresso shot koyim mi?" der.
"Koy anasını satim" der Ted.
Bu esnada sokakta yanlışlıkla bir at kakasına basan Carrie Bradshaw tuvaleti kullanmak üzere mekana girer.
Bileğini burkmuş olduğunu görürüz, fakat daha şanslı olamazdı.
Gregory House, Ted'in çaprazındaki çift kişilik masada kendi konuşmasını kaydetmektedir.
Carrie Bradshaw olabildiğince yavşak bir ses tonuyla konuşur:
"Doktar Hoos, bileğimi burktum ama asıl canımı sıkan tezek kokan Manolo'larım"
House, Carrie'ye bir göz atar,
"Manolo aslında özünde Han Solo'yu barındırır" der.
Carrie aval aval bakmayı sürdürür.
Bu esnada Ted hala kahvesini içememektedir.
Sarah'ya seslenir:
"Nerde kaldı Americano'm? Kolombiya'da tanıdıklarım var, daha hızlı halledebiliriz" diye kötü bir espri yapmayı da ihmal etmez.
Sarah Connor da "Ben robot kullanmıyorum, prensiplerime aykırı, suyun kaynamasını bekliyorum" der.
Ted duyduklarına inanamaz. Aman tanrısı, prensipleri olan güzel bir kadın, daha iyisi olabilir miydisi.
Hemen oracıkta evlenme teklifi eder.
Aslında siz de ben de biliyoruz ki Ted'in birine evlenme teklifi ederken aradığı iki kriter var:
Kadın olsun, bir de kalbi atsın.
21 Kasım 2008
Ayıları severim
Ayıları severim.
Ayılar ki renk renk, boyut boyut, sevimlilikte kademe kademe.
Bazısının tüyleri uzun, bazısının kısa.
Bazısı göbek bile atabilirken
Bazısı röarlar sadece.
Boz ayısı var, kutup ayısı var.
Mesela boz ayı kutuplarda çıkmaz karşına.
Kutup ayısı da adalarda çıkmaz karşına.
Bir tek Lost'ta çıkabilir.
O da doğaüstü olduğundan.
Ayılar çeşit çeşit girdi hayatımıza.
Coca Cola'nın ayıları, Greenpeace'in ayıları.
Winnie ayısı, Claire ayısı.
Ayılar öyle enteresan varlıklar ki,
Her günün bir ayısı olmalı.
Ayılar ki renk renk, boyut boyut, sevimlilikte kademe kademe.
Bazısının tüyleri uzun, bazısının kısa.
Bazısı göbek bile atabilirken
Bazısı röarlar sadece.
Boz ayısı var, kutup ayısı var.
Mesela boz ayı kutuplarda çıkmaz karşına.
Kutup ayısı da adalarda çıkmaz karşına.
Bir tek Lost'ta çıkabilir.
O da doğaüstü olduğundan.
Ayılar çeşit çeşit girdi hayatımıza.
Coca Cola'nın ayıları, Greenpeace'in ayıları.
Winnie ayısı, Claire ayısı.
Ayılar öyle enteresan varlıklar ki,
Her günün bir ayısı olmalı.
15 Kasım 2008
Proje: Hayat
Anne-baba önderliğinde gerçekleşecek olan proje, dünyaya yepyeni bir çehre ekleyerek, sanki az olan nüfusu, +1 şeklinde etkileyecek. Hayatta adeta tek eksik olan bir kişi daha felsefesinden yola çıkan Hayat, haddini istemeden aşması sebebiyle olumsuz tepki topluyor. Her yıl daha da ilgi çekici hale gelmesiyle sürdürülmesi beklenen proje, farklı disiplinlerden beslenmesi ve evrensel geribildirimleriyle katılımı yüreklendiriyor.
Dünyalıların hayatına büyük renk katacak bu projeyle birlikte, hayatın mücadele alanındaki becerisi bir kez daha gözler önüne serilmiş olacak. Ne münasebetle tavrını yıllar boyu korumayı öngören ve ölümle sonlanmayı bekleyen Hayat, daha önce hiç yapılmamış olma niteliğini taşıyor.
Hayat.
H for hastaneye gitme sıklığı.
A for az kaldı düşüyordum.
Y for yastık seçimi.
A for artı bir.
T for takım elbise giymek ya da giymemek.
Selami diyor ki; hayat ancak bir kez katlanılacak kadar...
Hayatı kabullenme ve algılama biçimi, ölümü algılama biçimiyle nerdeyse aynı olabilir.
Bana anlamsız gelen teori, ölümü kabul etme aşamasının en önemli noktasının güzel bir hayat yaşamış olma ve tatmin olma duygusu gerekliliği.
Güzel bir hayatsa bir devam filmi istiyor insan.
Kötüyse de baştan yazıp çizmek lazım.
Burada görüldüğü gibi iki aparkatla hayata dair bilinen zavallı bir olumlu gerçeklik yıkıldı.
Demek ki nedir? Biraz diyalektik düşünmekte sakınca yoktur.
Dünyalıların hayatına büyük renk katacak bu projeyle birlikte, hayatın mücadele alanındaki becerisi bir kez daha gözler önüne serilmiş olacak. Ne münasebetle tavrını yıllar boyu korumayı öngören ve ölümle sonlanmayı bekleyen Hayat, daha önce hiç yapılmamış olma niteliğini taşıyor.
Hayat.
H for hastaneye gitme sıklığı.
A for az kaldı düşüyordum.
Y for yastık seçimi.
A for artı bir.
T for takım elbise giymek ya da giymemek.
Selami diyor ki; hayat ancak bir kez katlanılacak kadar...
Hayatı kabullenme ve algılama biçimi, ölümü algılama biçimiyle nerdeyse aynı olabilir.
Bana anlamsız gelen teori, ölümü kabul etme aşamasının en önemli noktasının güzel bir hayat yaşamış olma ve tatmin olma duygusu gerekliliği.
Güzel bir hayatsa bir devam filmi istiyor insan.
Kötüyse de baştan yazıp çizmek lazım.
Burada görüldüğü gibi iki aparkatla hayata dair bilinen zavallı bir olumlu gerçeklik yıkıldı.
Demek ki nedir? Biraz diyalektik düşünmekte sakınca yoktur.
14 Kasım 2008
Çirkinleşebiliyorum
Hiç hazzetmediğim insanlar oldu. İçlerinden bir tanesi tam anlamıyla "Islat döv-kurut döv" eyleminin karşılığıydı. Düşündüm taşındım, "what the fuck is your problem" analizi yaptım. Tümevardım, sonra tümden bir kez daha geldim. Vardığım sonuç;
Terbiyesizlik meme yapmış sizde hanfendü. Zımpara atmak lazım.
Terbiyesizlik meme yapmış sizde hanfendü. Zımpara atmak lazım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
