25 Eylül 2009

Profil: Ricky Gervais

Karşınızda Ricky Gervais.

Yazar/aktör/stand-up komedyeni/yönetmen/prodüktör/eski Suede menajeri/müzisyen.

Ricky Gervais dedin mi, akan sular durur.
Elbette biz Türklerin henüz çokça ilgisini çekebilmiş değil, çünkü kendisi anadan doğma bir İngiliz. Amerikan komedisine daha aşina olan biz, Amerikan komedisi son yıllarda uluslararası mizahtan beslenmeye başlayınca, uluslararasına aşina olduk. Örneğin bu Amerikan harici komedilerden neler çıkışta: Yeni Zelandalı Flight of the Conchords ve İngiliz -Modların Kraliçesi- insanı Noel Fielding ve dizide gördüğümüzden -Bir lokma daha az zeki- olan Julian Barratt'ın sürrealizm dozu bol çıkışı; Mighty Boosh.

Ricky Gervais'e dönersek, bir İngiliz olan bu Napoleon tipli adamın, Amerikan komedisine kazınmış bir eseri var: The Office.

Steve Carell'li izlediğimiz Office, aslında çakma Office. Office dediğimiz şey aslında, Ricky Gervais'in yazdığı, yönettiği ve başrolde oynadığı bir "evlat". BBC'de yalnızca 3 sezon sürmüş olan bu dizi, NBC'nin satın alımıyla birlikte tüm dünyada (Steve Carell'e saygılarımızla) bir "olay" haline geldi. Tabii Ricky Gervais de The Office US'in "yaratıcı"sı oldu, yazarı oldu, böylece Amerika'ya, ve dolayısıyla uluslararası piyasaya, hiç gitmemecesine bir adım atmış oldu (Okyanusun diğer kıyısına tekrar seyahat ediyoruz ve diyoruz ki; Le Bureau da elbette onun). Bir adet Simpsons bölümü bile yazdı.

Emmy'yi alan Ricky Gervais, az sonra Kanye West'in odaya gireceğinden habersiz.

BBC'deki kariyeri de oldukça başarılı oldu Ricky Gervais'in. 3 sezonluk bir komedi dizisi olan Extras'ı yazdı, yönetti, oynadı. Umutlu yazar Andy Millman ve arkadaşı Maggie'nin ünlü oyuncuların oldukları yapımlarda figüran olarak hayatlarını idame ettirdikleri dönemde olanlar ve bitenleri anlatıyor. Kabaca konu bu, ancak her bölüme bir adet gerçek celebrity düştüğünü düşünürsek (Kate Winslet, David Bowie, Orlando Bloom, Chris Martin, Ian McKellen, Daniel Radcliffe vs vs), dizi oldukça enteresan bir altyapıya sahip. Özellikle bu ünlü insanları, itin poposuna sokmak şeklinde halledilmiş bir kurguda görmek, diziyi mükemmel hale getiriyor.

Ör:
Kate Winslet, phone sex'in inceliklerini anlatırken.
Chris Martin, Coldplay Greatest Hits t-shirt'üyle bulduğu her mecrada promosyon yaparken.
Daniel Radcliffe, prezervatif kullanmayı bilmezken.
David Bowie, "Pathetic Little Fat Man" diyerek Andy'nin özgüvenini hiç düzelmemecesine yıkarken.

Daha sonra Andy bir şans yakalıyor, BBC'yle anlaşmayı çakıyor ve eski çalıştığı yerdeki cins patronu ve etrafında olanları anlatan ve "ha! ha! ha!" olmayan bir komedi dizisini çekmeye başlıyor (Tanıdık geldi mi ne?). Neyse, prodüksiyon kanalları geliştikçe, dizi elbette catchphrase'leriyle, peruğuyla ve kocaman gözlükleriyle boka dönen bir yapım haline geliyor. Andy'nin hayalleri de ona keza. Hem Extras'ı fazla anlattım, hem de böyle anlatmakla olmaz, izleyiniz en kısa zamanda.

Geçenlerde Conan'a konuk olan Rick Gervais, Conan'ın alametifarikası, o tüysiklet kızıl saçlarına su döküp embesil modeli tarayabilecek be iPhone'uyla bu anın fotoğrafını çekip blog'una koyabilecek kadar "kanka", yeni filmi The Invention Of Lying'de çocuk cast'ı nasıl ağlattıklarını anlatırken "Anneniz öldü dedik" esprisini yapabilecek kadar da aymaz.

Conan'ın saçlarına böylesine müdahale edebilen ilk Türk paşası: Ricky Gervais.

Yeni filmden bahsetmişken (onu da yazdı, yönetti ve oynadı); The Invention of Lying, yalan söylemenin henüz keşfedilmemiş olduğu bir dünya kurgusunda, gürbüz ve malın gözü bir kurumsal adamın yalanı keşfedip, hayatını kendi lehine çevirmesini anlatıyor. Biraz Liar Liar'ın ters köşesi gibi görünen film, Tina Fey, Jonah Hill ve Rob Lowe gibi komedi mogullarının varlığıyla, eminim ki Ricky Gervais'in yüzünü kara çıkartmamıştır.

Daha fazla söze ne hacet çünkü gün 24 saat.
Gerekli linkleri ben size veriyorum:
Blog'u ve IMDB sayfası.
Buralardan başlayıp aklını sevdiğimin Ricky Gervais'inin yaptıklarına, ettiklerine, nelerle uğraştığına bakarsanız, adamı holistik bir bakış açısıyla anlayıp, her geçen gün daha çok sevmeye başlayabilirsiniz.
Blog'unda bu Rammstein Keine Lust tandanslı fotoğraflara sıkça rastlayabilirsiniz.

Bütün yazı boyunca tuttum, tuttum, şu kekremsi yorumu yapmayayım diye ama.
Daha önceleri Gervais'in stand-up performansını izlerken şu sözcükler dökülüvermişti ağzımdan, bir Azerbaycan Televiziyası görüş mesafesinden: "O toprakların Cem Yılmaz'ı".

O topraklar eskiden dutluktu.
Şimdi ise, Ricky Gervais , hiçbir anlam kaymasına gerek görmeden, o toprakların ağası oldu ve yüzölçümünü beş koldan genişletmek için önünde hiçbir engeli yok. Persona non grata oldu Kanuni Sultan Süleyman.

Bizi de fethet Ricky Gervais.

Long Live Ricky Gervais...

23 Eylül 2009

Geç olsun, güç olmasın: Bir eşek herif olarak Kanye West

Karaokede mikrofon kapışırcasına... First I was afraid.. AYVAZ PETRIFIED!


Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen MTV Video Müzik Ödülleri'nin hafızalardan silinmeyecek sahnesi, Kanye West'in çöm bir country şarkıcısı olan Taylor Swift'in ödül konuşmasının -ta ortasına- sıçtığı andır. Türkçe mealiyle bizde şu şekilde yankılanması uygun:

-Ben türkü söyleyen bir kızım, ne işim var buralarda, çok teşek.
-Bistrgit. Beyonce (Biyons değil Biyonse) gelmiş geçmiş en iyi klibi yaptı. Nokta.

Şimdi "politically correct" bir açıdan yaklaştığımızda Kanye West ne büyük eşşeklik etmiş, ne kadar terbiyesiz, hatta ırkçı falan. Lütfen sosyal kimliğimizi, genç sarışın kıza yazık ettiler ahlaki yargılarımızı az önce ele verilmiş tavla misali kolumuzun altına alalım. Taylor Swift'in klibi katışıksız bir aptal genç kız manifestosu, Beyonce'nin Single Ladies ise tartışmasız, o klipler içindeki en iyisi. Öncelikle koreografi, ancak Beyonce uyguladığında Yıldız Tilbe gibi olmayacak bir zorluk derecesinde. Ayrıca görüntü tamamen yalın, üstelik siyah beyaz, üstelik planlar da çok net. Çok net, estetik açıdan gayet anlaşılır. Kalabalık değil. "Tek taşımı kendim aldım" gibi vajinal kum fırtınası yüksek bir eser değil.

Fotoşort değil, bir SNL eseri. Paul Rudd'ın olduğu SNL bölümünü izlerseniz, sonlara doğru bu güzelliği yakalama fırsatı bulacaksınız. Evet, o Justin Timberlake.


Kanye West'e bu konuda katılıyorum.
Sezar'ın hakkını Sezar'a verme konusunda sınır tanımayan tarife.

Ancak; Hollywood filmlerine bu senaryoyu adapte edersek ; kurumsal dünyaya birkaç senedir katlanan ancak bundan müthiş rahatsızlık duyan genç ve smart casual çalışan, her gün uyandığında hayatını sorgulamaktadır. Bir gün canına tak eder ve gömleğini hoyratça açar, patronun yanına gider, tumturaklı bir balgam hörtletir. "İşi de skim, seni de skim" der ve gider. Tam bir kahraman gibi. Ama aynı zamanda...

...Böyle, nasıl desem, bir aymazlık.

Her şey güzel, yerinde, ancak!

-Kraldan çok kralcı- elektriği almadınız mı bu hareketten?
Ne kadar doğruyu söylüyor da olsa, kimyanız bir uyuşmadı değil mi?

Patron efendiye yaranmak için yengeyi yalamak, en eski numaralardan bir tanesi.

Olayın iç dinamiklerine iniyorum.
Jay-Z ve Beyonce "Ayıkla pirinci taşını" mottosunu çoktan benimsemişler gibi görünüyorlar.
Kanye West'in yanındaki asortik cıbırı düşünüyorum.
Sevgilisi böyle cengaver gibi sahneye atıldığında boğazında nasıl yumru olmuştur. Dememiş midir ki:
"Yalan dünya, dün evde bir su getirir misin bana dediğimde öylesine göt atan adam, bugün böylesine kıçı alev almış çita gibi nasıl da koştu sahneye Biyonciği haksızlığa uğrayınca"
Peki ya Taylor Swift. Zaten kafasında o ödülü nasıl haketmediği konusunda binbir tilki volta atarken, Kanye West sahneye çıktığında, acaba yalnızca bir saniye için "Ulen acaba kutlamaya mı geliyor böyle içli içli?" diye düşündü mü.
Ben anlamadım, çünkü alkış planından sonra bir baktım ki Kanye "belirmiş"... o çok yanlış anlaşılmış saç modeliyle.

Ödül gecesinin sonlarına doğru, Beyonce hakettiği ödülü almak için sahneye çıktığında, ödül konuşmasını yarıda keserek, köylü güzeli Taylor Swift'i sahneye davet etti. Taylor, konuşmasını en nihayetinde yaptı (Matah bir şey de söylemedi elbette).

kardeş gibiydiler. (sleepers)

Tüm dünyanın sahiplendiği bu olayın akabinde olanlar da basının gözdesi oldu. ABD Başkanı Obama, tamamen içten bir tavırla Kanye'ye Jackass yakıştırmasını yaparken, Kanye de bu sırada boş durmadı ve Jay Leno'dan yer ayırttı.
Jay Z ve Rihanna ile birlikte bir şarkı seslendirdikleri o akşam, önce kendisi çıkarak "Evet ben eşeklik ettim, hatalıyım, Taylor'dan da bizzat özür dileyeceğim" dedi. Daha sonra mağduriyetini anlatabilmek için Jay Leno'nun below-the-belt-and-very-out-of-context sorularını yanıtladı. Elbette saf bir şekilde ilk aklıma gelen "Vaynasını, Jay Leno da ne sorular soruyor" olmadı, bunda çalışılmış bir PR stratejisi olduğu apaçık idi ama genel olarak durum bir engizisyon mahkemesini aratmadı.

"Anneni tanıma şerefine erişmiştim Kanye. Hayatta olsa o ne derdi?"
Duraksamalar. Gözyaşları. Bu travma yüzünden ben böyle oldum açıklamaları. Bu piyasada nerede durduğuma uzaktan bakmalıyım itirafları. Üzgünüz. Leno'nun, o dağ gibi çene yapısıyla belden aşağı vurarak, halkın gözü önünde "E senin annen öldü, bu yaptığın yakıştı mı?" diyerek Kanye West'i ağlatması, bu fazla iddialı VMA çıkışı için yerinde bir final olmadı.


Kafası büyük, elleri küçükoğlan Leno, sorularıyla Kanye West'e doğru çöreklenmişken.

18 Eylül 2009

Hayko Cepkin, Türkiye'nin Lady Gaga'sıdır.

Haaave you met my friend?
Gaga, Lady Gaga.
İsterseniz Stefani Joanne Angelina Germanotta diye de seslenebilirsiniz ancak GAGA varken yani sahiden ve bu insan da tavuskuşu gibi gezerken, neden başka şekilde seslenelim ona. Üstelik kızımız, Radio GaGa'dan kelli Queen'e de saygılarını sunarken, biz neden sunmayalım.

Yaşından büyük görünen bu eski go-go dansçısı 86'lı genç kadın, yaşından da büyük bir ikona dönüşmüş durumda. Ve ben, bir şekilde, teker teker olmasa da, holistik bir bakış açısıyla, LADY GAGA'DAN HOŞLANIYORUM.

Lady Gaga bir pop efsanesi olma yolunda desteğini almış hızla ilerlerken, popüler kültürün gitgide şiddetten, androgyny ve pornografiden beslendiği konusunda bizlere hayat dersi veriyor.

Bir kankardeşlik ritüeli olarak VMA'deki Paparazzi performansı

Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere, kendisi bu seneki Video Müzik Ödüllerinde 5 farklı kostümü ve canlı performansı ile kendisini tanımayanları da bir şekilde çemberinin içine dahil etmiş oldu. Üstelik bir ödül de aldı, ki almasa olmazdı, halk oyu denen musibet, bir sanatçı tribünlere ne derece oynamışsa o derece etkilidir. Lady Gaga da, bir biseksüel olmasının (hermafrodit de derler ancak konudışı), eşcinsel haklarına her fırsatta verdiği desteğin ve hakkını yemeyelim, Perez Hilton'la kankalığının tadını çıkardı halk oyunda. Bence iyi de oldu.

İngilizce konuşanların "controversial" diyebileceği, bizim de kimbilir "ne ayak" adı altında inceleyebileceğimiz bir laf etti bu ödül töreninin sonunda:
"This is for God, and Gays!"

"This is for god and gays and my beloved friend Den Hur and my steamy lover Arın"

Bu yüzden ona yeni Madonna denirken, Britney Spears'a dendiği zamanki kadar rahatsız olmuyoruz. Çünkü Madonna olmak demenin yalnızca "kadın" "sarı saçlı" ve "dansediyor bu da" olmadığını bilmiştik. Biraz "ne ayak" olmak gerekiyordu, Lady Gaga da bu noktaya kendini öyle bir güzel konumlandırdı ki, bu ne biçim bir pazarlama harikası diyebiliyoruz uzaktan.
Ama aslında:
Pop. Revisited. Nokta.


Hande Yener, sana yine iş çıkmadı. Üzgünüz ama, Hayko Cepkin Türkiye'nin Lady Gaga'sıdır.

17 Eylül 2009

The thin line between loving and stalking

Baştan uyarıyorum.
Günümüzde gençlerin aklı nerede, gençlik nereye gidiyor temalı bir yazımızdır.
Ve bu yazıdan alınan genç okuyucularım olabilir, bence alınsınlar. Haklarında "gerçekten" ne düşünülüyor, bilmek iyi gelebilir.

Müzik, sinema, resim, tiyatro vs vs.
Meta olarak konumlandırıldığından beri hepsi estetik kaygılar içeriyor. Ya da hepsi estetik kaygılar içerdiği için meta olarak konumlandırılmaya başladı. Nietzsche'nin bir dediğine göre, sanat sanat değil, zanaattır bu bağlamda.

Konumuzdan çok fazla sapmadan.

Bunların içerdiği estetik kaygı, aslında "sanat eseri"ni ilgilendiriyor. Sanatçıyı değil, öyle değil mi? Bu durumda, sanatı takdir eden insanların, sanatçı ile değil de, eser ile ilgilenmesi gerekir ideal dünyada.

Olgunluk bunu gerektirir.

Ancak, hepimizin bir dönem şanssızsa yaşadığı, şanslıysa başkalarında tanık olduğu "fanboy"luk müessesi, genç yaşlarda "sanatçının stalker'ı" olmak şeklinde hayat buluyor.
Ve inanın! Bu hiç şirin bir şey değil.

Bu hiç sağlıklı bir şey de değil.
Saman altından su yürüten, hin hin binbir türlü iş çeviren varlıklarcasına.

Peki gençler, kendinizi neden küçük duruma düşürmek bu durumda?
Sanat umrunuzda gibi görünmesenize. Yakın olmak, tanışmak istiyorsanız sanatı icra eden kişiyle, errrkek gibi çıkın, erkek gibi tanışın. Araya şarkı sözlerinden alıntılar serpiştirerek bir iletişim kuramazsınız bu insanlarla. Bu hareketlerinizle asla ama asla, dilediğiniz gibi arkadaşları olamazsınız. En fazla stalker'ları olursunuz. Groupie de olmazsınız ama. Groupie'ler yine bir nebze sevilir. Ama stalker'lar, 31 olsa çekilmez.

Çünkü arkadaşlar, siz artık 3 yaşında sevimli çocuklar değilsiniz.
Kimse sizin aptal veyahut saf olduğunuzu düşünmüyor.
Hatta öyle hareketlerle bu insanları punduna getirip kilitliyorsunuz ki (kitlemek), sizin de malın gözü olduğunuz konusunda varsayımlar var.
Ama bunu gerizekalılık maskesinin altında yapıyorsunuz, ve hiç ama hiç yakışmıyor.

Ünlü insanların "arkadaşı" olabilme "başarısı".
"Name dropping" yapabilmek.
Beraberce fotoğraflar çektirip "Biz eskiden" diyebilmek.
Sosyal çevrede böyle varolmak.
Bunu ısrarla sürdürmek.
Ve bunu en aşağılık şekilde yapmak.

Kendini bu denli küçük düşürebilmek, belli bir yaşa kadar yapılabilecek bir eylem. Zaten bir arkadaşlık öyküsü doğsun istiyorsanız bu insanlarla münasebetinizden, bu şekilde asla olmayacaktır.

Halihazırdaki ünsüz arkadaşlarınız bir gün ünlü olursa o zaman arkadaşlık olur.
Ünlü titrinden öte tanışıp muhabbet etmeye çalışırsanız, öyle bir arkadaşlık yok. Hiçbir zaman da olmayacak. Hiçbiiiir!

Şimdi sorarsınız, bahşoldu mu sana bu düşünceler?
Tüm bu gözlemler, aklımı başıma devşirdiğim anda başladı.
Bu da birkaç sene öncesine tekabül eder. Ama mesela, aslında zaman zaman hepimiz sizden biriyiz. Mesela, adını vermek istemediğim (!!!) altta gözünde siyah bant olan insanla tokalaşma fırsatım olduğunda adeta bir genç kız gibi "it's an honor to meet you sir" demiş oldum ki bu benim repliğim bile değildi. Ama yine bir errkek gibi, neysem o gibi. Sir, honor. Daha samimisi hıyarlık. Herifin müziğine fanboy olabilirim elbette ama kendisine... ASLA!

"Mesafeyi lütfen iyi ayarlayın"

09 Eylül 2009

Freefall

Hayır Ramiz, senden öteye geçerken ben yoldan yürüyordum, eskiden beri yaptığım bir şeydi bu, hayır şeffaf değil kendisi, nereye bakarsan bulunur bence bir yanıt, istersen kal istersen kalma, kabul ettirmek için özel bir çaba sarfetmemeliyiz, yaşarken görürsün, ne varsa onu bulursun da değil, sen nereye bakarsan, kağıtlar yığılı önüme, onları çöpten saymıyorum, işe yarayacağı iddia edildi bana, arkalarını kullanamıyorum, ne yazdığımı bilmez halde günü geçirmekteyim, ah telefon, senin tuşların beni çok korkuttu eskiden, telefonun delikleri içinde bir şeyler vardı çünkü o şarkıda, doktorlar yüzünden neler yapıyoruz, boynumuz ağrımasın diye monitörün altına kalın cosmo koyuyoruz, yarısı reklam onun da, ironik olmalı, boynumuzu tutturan da reklam boynumuza çare de kendisi, bir şeyler yapıştırdım ben buraya, stone free diyor, socrates was gay diyor, bunlar beni mi anlatıyor, yalan yanlış bilgiler, kendim hakkında, elbette bilmiyor kimse, yeterince yüzeysel, yeterince duygusal, içte olan içte kalsın dışa çıkmasın diyen birini tanımıştım, bunu herkese yap ama bana yapma, vazo hala duruyor, sanki bakire gibi etrafına kırmızı kurdele bağlı, onu atamam, içini de dolduramam, göz damlalarımı doldururum, çünkü gözlerim fazla kuru ağlamadığımdan, herkesin saçları güzel, herkesin saçları güzel, fişler ve fişler benim hayatımı hep kovalar, lambalar ampulsuz yıllarca durur, kimsenin umrunda olmaz, benim içimde olanlar ya da olmayanlar da kimsenin umrunda olmaz, dışımda olan biten de benim umrumda olmadı, olmaz da, ilaçlar sadece ama sadece masayı kaplıyor, bilime zaman zaman güven zaman zaman güvenme, bunu kimse demedi, bunu diyen bana da güven vermez, ne mantıkla söyledi kim bilir, her yerde monitör, birkaç yerde iğrenç sırıtanlar, sırıtmayın kardeşim, dişleriniz de o kadar güzel değil üstelik, vidalar sarkaçlar pandüller, kocaman bir kadın eli, sanki şeytanın eli, onun kadar turuncu pembe kırmızı, biraz da ayak gibi, acaba hangisi, florasan saniyede patladıkça patlıyor, bu sırada kafamda patlayanlar patlıyor, kimse duymuyor iyi ki de duymuyor, aklımdan bazen kötü şeyler geçiyor, kötü şeyleri de sevmeyi öğrendim, hiçbirimiz aziz değiliz, hayat dersi vermeye yetkin değiliz, yetkin dikinciler vardı nazım hikmet olmuştu, filmi de izlemedim, türk filmi izlememeye yeminli gibi davranıyorum, armageddon da seyretmedim ya da onun gibi birkaç film, onun gibi birkaç film deyince aklıma hemen mel gibson geliyor, o da dincinin önde gideniymiş, boşuna bu kadar üstüne gelmiyorlar, bir de adamda gani gani çocuk varmış, onlarda öyle, gani gani çocuk, en azından plasenta yememiş, hangisi daha gerizekalı bazen karar veremiyorum, tom cruise gay mi acaba, neden herkes gay konotasyonu veriyor onun adı geçince, bunun sırrını çözmeliyim.

08 Eylül 2009

Hayatta 2 tip insan vardır...

Biri destekli sallayan, öteki desteksiz sallayan.
Duyduğum en desteksiz sallamalardan bir demet oluştursam, zirveyi tıbbi konular hakkındaki sallamalar kapatmış olurdu.

Örneğin, halüsinasyon mevzu. Hani kimsenin ne s*k olduğunu tam olarak anlamadığı. Sosyal çevrenizden duyduklarınıza dayanırsanız, en az %50'si ya şizofren, ya beynen başka bir sakatlığı var o esnada, ya da asit dönemine denk gelmiş. Normal ve sorunsuz bir insanın durduk yere halüsinasyon deneyimlemesi kadar anormal bir şey olamaz. Farklı bir yerden de olsa, aynı bayatlığı taşıdığı için, onlar, high on life olsa gerek. O yüzden ne yapıyoruz, bu arkadaşlara da he deyip geçiyoruz.

Başka bir sallama ise; of bu artık alenen ta*ak geçtiğim: Bir gün arkadaşlarla ruh çağırdık, geldi abie. İnanmam böyle dandik şeylere dediğinde bir de hey şu yumurtaya can veren rabbim didaktikliğinde ikna etmek için özel bir gayret oluşur bu kimselerde. Neden? Senelerce aklı selim yetişmişim ve dağ gibi insan olmuşum evvela. Külliyen öküz bokusunuz. He deyip geçmiyorum bile bak.

Bir diğeri de küçükken sarışın olanlar. Artık, yapılmaz ki bu ama bu kadar sık. Hayır arkadaşlar, küçükken sarışınsanız bile şu anda değilsiniz. Yani bunu büyük bir özlemle ve gururla dile getirmenize gerçekten hiçbir gerek yok. Tıpkı Umut Sarıkaya'nın bir karikatüründe dile getirdiği gibi "Dede sen de sktir git Girit'e biraz takıl sonra gel ordan" (O da soyumuz Kripton'dan geliyorlardan)

Bayıldıklarımdan bir tanesi ise ünlü insan içeren anılar. Mübalağa sanatını buram buram içinize çekebileceğiniz hikayeler dinleten. Yalnız dikkat etmek lazım, o ünlü insan sandığınız kadar ünlü olmayabilir, rezil olabilirsiniz bir anda. Olanı gördüm. Ağlaya ağlaya baba evine gitti, haber alamadık.

NSFW olmak uğruna bunu da eklemeliyim: Posta yalanı. "Kaç posta?" sorusuna verilen hatalı cevaplar. Bu tip sallamaları genelde abazan ve afedersiniz karıya kıza aç arkadaşlarımızdan duyarız. Bunlar öyledir ki, görme ve koku duyuları gelişmiştir, zekaları kavruk kalmıştır.

Daha ne sallamalar var tespit etmek ve gözünüze sokmak istediğim. Ancak gün 24 saat.

07 Eylül 2009

Atıyorum tutuyorum.

Askerdeki "sol sol sol pezevenkler, sol sol sol pezevenkler, siz ananızdan siz babanızdan hiç terbiye görmediniz mi?" söylemi retro mu kaldı? Yakınlarda bunu deneyimleyen oldu mu?

Conan O'Brien ile evli olduğunu düşün. Geleneksel bir ailen olduğunu düşün. Conan, bayramda babanın elini öpüyor... PAHA BİÇİLEMEZ.

Faith no more hakkında bir psikolog olarak teşhisim var: BİPOLAR. Lityum dayanmaz. (İlaç ismi zikrederek haddimi aştım)

Burç adlı bir insan var. Yorumlarıyla bazen blog'uma neşe katıyor. Bir kez gördüm Nekropsi konserinde bir arkadaş vasıtasıyla ama, gomik bir arkadaş olduğunu hemen anladım. Hatta bugün, gomiklik olsun diye facebook'a google'dan bulduğu birinin resmini profil fotosu yapmış, kah gülüyor kah eğleniyor. Neyse, neticede, bu resmini koyduğu hilmi isimli insan, arkadaş listesindeki birinin amcası çıktı. Hayat güzeldir.

Zorla insanlıktan çıkarılan grup terapisti kendini tutamamış...
-Go fff... Go fff... Go to your happy place! demiş.

Gelin kafası terimi, English spoken ülkelerde Bridezilla diye de adlandırılır. Gelinler, müthiş derecede egocentnric bir ruh halinde sağa sola sataşırlar, "it's my party and I'll cry if I want to" ağlaklığıyla talepkarlardır. Bu yüzden kuaförlerde de bu özel gününüze özel modele "Gelin Başı" adı verilir. O da kibarlıktan.

Tourette's Syndrome'un bir de yazılı versiyonu var. Gtalk'ta, msn'de orada burada hadsiz hadsiz konuşmaya deniyor. Hiç ummadığınız anda gelen "Siye" tepkisinin sebebi olsa olsa bu sendromdandır, yoksa karşınızdaki ya da sizden kaynaklı olamaz. Bilim her şeyi açıklar.

Adı Goethe olanın burnu boktan kurtulmazmış.

Yeni bir habis düşüncem var: Beni beğenmeyen benim gibi olsun.

04 Eylül 2009

Ben bunu blog'uma yazarım ki.

Arkadaşlar ben öldüm, hiçlikten bildiriyorum. Ölünce, blog, falan çok ünleniyormuş dedi sanat camiası. Ondan ben de böyle bir strateji belirledim.

Ben hayattayken değerimi bilmediniz, bari ölünce bilin. Falan diye.

01 Eylül 2009

Düldül Kendra

E! izleyenler ya da izlemiş olanlar Girls of the Playboy Mansion'dan haberdardır. O 3 kız arasında en çok gelecek vaadeden kişi Kendra Wilkinson, yuvadan ayrılıyor ve kendine yepyeni bir yol çiziyor. Daha doğrusu kendine çok güzel bir reality show teklifi geliyor, bu da kabul ediyor. Adı: Kendra.

Kendra'ya girmeyeyim diyordum, Kendra'ya giren girmiş, blog'umun seviyesini düşürmeyeyim diyordum (uuu, bu 14 yaş ergen erkek beyanatını nasıl bir bilinçle yaptım kimbilir).

Ama Kendra, yakından incelenmesi gerekmeyen, tamamen yüzeysel, dünyaya söyleyecek hiçbir şeyi olmayan, banadokunmayanyılanbinyılyaşasıncı 86'lı bir kadın olduğu için BEN onun hakkında yazacağım.

Bir kere, hepimiz mutabıkız değil mi, Kendra kesinlikle güzel bir kadın değil.
Hatta Kendra bildiğin ATAAZlı.
Demek ki malı güzellikten götürmüyor. Seksilik? Smokin' hot body? Evet bunlar mevcut ama nedir asıl Kendrastik olan şey?
Onu en sonda söyleyeceğim. Kendra'dan kopamamamın sebebini sonda vereceğim.

Kendra tam bir gerizekalı.
Tam bir kavram kargaşası.

Kendra Hank Baskett diye bir basketbolcuyla (kendini anlatan bir çalışma) evlilik yolunda ilerliyor. Konumuz bu. Yeni bir eve taşınıyor, müthiş dağınık bir kız, bir boku beceremiyor, arada ne idüğü belirsiz anası ve haminnesi geliyor kriz anında yardımına.

Ha bu arada, mesela Kendra'yı bulaşıcı yapan şey, evde hiçbir möble yokken henüz, hemen bir "stripper pole" taktırması. Bunu yapsa yapsa Brüno yapabilirdi.

Düğün hazırlıkları çok şatifilli. Tabii ki ve tabii ki "bööle beş metrelerce çiçek istiyorum bööle". "Bambayaz bi gelinlik istiyorum ben, virgin white bir gelinlik, bakire değilim ama AHAHAHA". Ya da Kendra duruyor duruyor, patlatıyor arada "Hanklen biz çok gelenekseliz, ondan böyle bi' düğün istiyoruz"

Ulan senelerce Playboy Mansion'da kuma hayatı yaşadık diyorsunuz, çok mutluyduk kıznarnan diyorsunuz.
Geleneksel? Ananevi? Anan?
Ah be, Hakkı Devrim yapıştırsaydı cevabı keşke.

Neyse neticede, Kendra ve Hönk Playboy Mansion'da evlendiler. Ama öyle çıplak kızlar falan yoktu. Ananevi diyebiliriz bu bağlamda. Gerizekalı Kendra pederin söylediğini bile tekrarlayamadı gerçi.

Peder Bey: I take your hand...
Kendra: I take you wha?
Peder Bey: I take your hand...
Kendra: Wha? Wha? AHAHAHAHA.



Kendra dediğimiz de bu haa... Bir halt zannetmeyin.

Kendra artık hem evli, hem hamile. Hem kel, hem fodulsun Kendra. Ama yine de seni seviyorum Kendra. Kart kahkahanla haftasonumuza neşe kattın Kendra. Memen kafam kadar.

SON: Kendra'nın kahkahasını duydunuz mu? Bir duysanıza, n'olur duyun. Nasıl desem, efendim, Kendra gülüyor, biz gülüyoruz, Kendra gülüyor, biz gülüyoruz. Deh deh Kendram.

31 Ağustos 2009

Ölüm Marşının Bitmez Nakaratı

Bir gerçek var hayatta, ama hayatın dışında.

Ölüm onun adı da.

"Ayrılık da sevdaya dahil"den değil.

Sevdayı da yaşarsın, ayrılığı da.

Öldüğünü yaşar mısın acaba?

"Ölüyorum şu anda!"

Ölmek denmez ona.

Ölmek demek, yarım kalmak demek.

Tam bir şey söyleyecekken, bir münasebetsizin sözü alması.

Senin de söyleyeceklerinden tam o anda vazgeçmen demek.

Yine de bir umut beslersin içinde, bu bitince bana sıra gelir diye.

Yoo, o sıra hiç gelmez.

Ya o andır, ya o an.

Başka bir anı beklemez.

Ölüm de sabırsız, kötücül ve utanmadan sözünü kesen pis bir kız çocuğudur bence.

Nerde kalmıştık?

Ha, senin daha söyleyeceklerin vardır.

Münasebetsizin teki susturur seni, yarım kalır.

Başka bir an da olmaz ha, o elzem şeyi söyleyecek.

Ne söyledinse, söyledin.

Bundan sonrası, can sağlığı.

Tüh, sağlık da kalmadı.

Bunu bile söyletmez ölüm.

Artık başkaları arkandan ne derse...



PS: Şiir yazmaktan utanırım ben. Ama gazladılar. Başta Şölen. Oldu olmadı bilemem. Bir de "bana ne" her şeyin başında. Dimi hea? Bir de Arın da çok şiir yazıyor bu aralar, onun da gizli gazı oldu. Hepimize başarılar dilerim.

28 Ağustos 2009

Ada beni çağırıyor

Arkadaşlar, şimdi 1. tekil şahıs ağzından anlatacaklarım var size 3. tekil şahıslar hakkında olan.

Ben adaya gitmek istiyorum, yalnız kalmak hep.
İnsanlar ada ne demek bilmiyor, ada demek yalnızlık demek.
Yalnızlığı "tu kaka" edenler nerenin çocuğu oluyor, ben bilmiyorum.

Geçen bir film izledimdi, dandik ötesi.
Yine bir M. Night Saklaban filmiydi, sonu da bok gibiydi.
Orada bir süre bitkiler insanlardan öç alıyor şeklinde izledik.
Sonra anladık ki zaman duruyormuş filan feşmekan.
Zamanla futbol oynayasıca Night Shyamalan.

Nereden bu konuya geldim bilmiyorum.
Sanırım adada ağaçları öperdim düşünüyorum.
Sudan korkardım yine biraz, su apayrı bir habitat.
Ne münasebetle giriyoruz içine, ne münasebet!
Biz hepimiz biraz çok bilmiş, çok görmemişiz.

Gerçek yalnızlık adadadır.
Bunu bilmek adettendir.
Yalnızlık sevgilisizlik değildir.
Yalnızlık dostsuzluk değildir.
Bunlar şımarıklıktır.
Yalnızlık adanın ortasında tavşan gibi kalakalmaktır.

Şiir yazmak benim işim değil gördüğünüz gibi.
İstersem duygusal da yazarım, istemiyorum ki.
Ortaokullu pembe defterlerim var, intikam malzemesi.
Akrostişten Özdemir Asaf tarzı yazma çalışmalarına, geniş bir yelpazede salaklık içeriyor.
Ben demin de dedim.
Her şey fazlasıyla komik geliyor.
Her şeyin fazlası rahatsız ediyor.

Birinin ölmesi hiç komik değil ama.
Onun için sonsuza dek içilir de, ağlanır da.

Yalnız kalsam ölmek de olmaz.
Ben ölsem, dünya duymaz.

Adada ölüm değil hayat var.
Lost'un sırrı bu çıkarsa "ben demiştim" haklarımı istiyorum.

26 Ağustos 2009

Paper Doll'un o güzel hatrına...

Mimlenmek diye bir şey varmış. Bir nevi röportaj gibi.
Paper Doll beni mimledi. Kendim hakkında 7 garip şey, konu. Bence kendim hakkında garip şey yok, garipse de r kendimle yaşadığım için varolan özelliklerimi garipsemiyorum tabii ki. Ama ben onun güzel hatrı için kendim hakkında 7 şey yazacağım.

Kendim hakkında 7 madde:

* Minik parmağımı 90 derece bükebiliyorum.
* Kendim hakkında çok fazla detay verirsem incilerim dökülecekmiş gibi hissediyorum.
* "Sense of hümör"ü olmayan insanı hakir görüyorum.
* Birçok insanın "cool", "derin", "anlamlı" bulduğu şeyleri "emo" buluyorum, gurur duyuyorum.
* Cep telefonumu pek kullanmıyorum, hiç'e doğru yol alıyorum.
* Asla iddia kaybetmem. Çünkü kesin emin olmadığım konular hakkında iddialaşmam.
* Bir de çok pis sorun çözerim.

11 Ağustos 2009

Ataazlı Ablalarımız

Ataazlı olmak, yani at ağızlı olmak.
Ünlülerde dikkat ettiğim bir özelliktir. Hemen kendini belli eder.
Hatta ataaz, elmacık kemiklerinin maymunsu çıkıklığı ile de desteklenir bu insanlarda.


Şimdi ataazlardan bir seçki:

Yurdum ataazlılarından. Bakın, çirkin demiyorum, ıy demiyorum; ataazlı diyorum.

Bu topraklardan başka bir tanıdık ataazlı yüz. Kızmıyorsunuz değil mi? Aramızda şakalaşıyoruz.

-Equus Oris Cunniculus- yani ataazlı tavşan

Gelelim bu yazıdan alınacak derse.
At güzel hayvandır, sadıktır.
Hatta dur dur, nasıl diyorlar, asildir, güzeldir, bakmaya doyamazsın.

Gandalf'ın Shadowfax'e gel.



Ta ki ağzını açana dek.


Shadowfax böyle gülse ya filmin kritik bir anında. Orta Dünya'yı kırtarmaya çalışırken o asil at, kişneye kişneye gülse, coşsa, dağlara taşlara eğlense. Kavgada söylenmez.

07 Ağustos 2009

Özer Abi'den Öğrendiklerim 3

Şehir içi ayrı olsun Denizciğim.
-Düzeltiyorum Özer abi.

Özer Abi'den Öğrendiklerim 4

Şehir içi'ni ayrı, şehirlerarası'nı bitişik yazıyoruz arkadaşlar.
-Kaç kere söylediniz, benim mallığım Özer abi.

Özer Abi'den Öğrendiklerim 2

Swissotel'in o'sunun üzerinde şapka var diye biliyorum Denizcim. Kontrol edelim.
-Ediyorum Özer abi.

Özer Abi'den Öğrendiklerim 1

-Giriş yapmak demeyelim Denizcim, yolda polis "Bekleme yapmayın" diyor gibi.
Haklısın Özer abi. Teşekkür ederim.

Yine sanat anasını satayım

Dün gece oturduk bir resim daha yaptık.
Öncesi de var, siz bilmezsiniz.

Şimdi nasıl desem, önce kafamızı belli bir telepat düzeyine alıp, 2 kişi olarak yola koyulma hali.
Buyrun boyalar.
Bir de Simit insanı.
Bir de Benisyo insanı.

Neyse, farklı teknikler kullanıldı, eşeğin kulağına su kaçırıldı, bant, ocb gibi malzemelerden yararlanıldı. Ajda Pekkan'ın döşü bile var resimde.

Sonunda dedik ki, bir şey yazalım buna ufak bir yere.
ŞAKA yazdım.
Şaka.

Sonra bizim Benisyo her zamanki pesimist ve dalgacı tavrıyla şaka ne ya, beğenmedm, ben bu resimleri gittigidiyor'da iyi paraya satacaktım. Sanat eserine şaka dedin, diye veryansın etti. (Bundan viral yaparız lan biz de, dur hatta yapıyorum)

-Sevgili Denyüz, sen o kadar gerizekalısın ki, Amık da o kadar kaşar ki, bu resimleri ne kafayla yaptınız kızım siz? Sen o kadar salaksın ki, bu resimleri bana bıraktın kızım! Yani hiç farkında değil misin, bu resimlerde siz ne malzeme kullandınız Denyüz? Beni izleyenlere söyleyeyim, ben bu malzemeleri bizzat denedim, sakın kaçırmayın, KIZLAR. İntikam peşinde yenen bir yemektir. Kaşarsın, gerizekalısın, gittigidiyor nokta kom.


Ben de şöyle bir iddia öne sürmüş bulundum.
"Bana bir kelime söyle, onu hemen esere bağlayayım"


Şaka
-Sanat biraz tesadüfken, bazen sanat eseri de bir şaka değil midir ha, HAA?

33
-Hani gülmenin sembolü 333'tür ya, 33 yarım ağızla gülmektir işte... Ah o 3'ler yok mu bizi bize vermeyen.

Kapı
-Bu eserde algının kapısını anlattık. Ve bizce bunun formülü resmin renk cümbüşü bölgesinde rastlayacağınız ocb parçasıdır.

Göğebakan
-Günebakan çiçeği gibi, göğebakan insanı vardır. Buradaki adamımız, göğebakıyor.

Kayıt
-Hayata kayıtsız kalarak öz rengini bulamazsın. Kayıt olmalısın ki hayata, turuncu olsun.

Su sebilindeki damacanadaki su
-İşte biz buyuz. Bir kum saati gibi sirkülasyonumuz yok bizim. Tıpkı bir su sebilindeki damacanadaki su gibi tek ömrümüz var. Bitiyoruz gidiyoruz. Tek sıkımlık kurşunuz.



Prensibim var: İddia kaybetmem. Çünkü kaybedeceğim iddiaya ASLA girmem.

31 Temmuz 2009

Ah özgürlük Vah 3G!

Vodafone'un 3G kampanyasında bir Zülfü Livaneli eseri olan Ey Özgürlük'ü jingle olarak seçmesi gündemime bomba gibi oturdu. Aslında, bundan çok, Ey Özgürlük'ün işveren olarak kendine Vodafone 3G reklam kampanyasını seçmesi kanıma dokundu.
Çakma solculuk yapma isteğimden değil kesinlikle, yalnız bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

Ey Zülfü Livaneli, Ey Özgürlük derken sen, Ey 3G teknolojisinin hayatımıza getireceği, Ey hızlı interneti, Ey tasarladın?

Kabına kacağına ve kuşların kanadına özgürlük yazarken 3G'ye isim çalışması mı yapılıyordu o sırada da, "Biz önden ismi görelim, ona göre logo çalışın" mı dediler?

Tek yol 3G olmuş. Viva la 3G olmuş.
Bundan böyle ODTÜ Stadyumuna hep birlikte 3G yazarız biz ya. Yazarız be dayı be.
Ama ben G'nin altında durucam gibi yapıcam, aslında yumuşak g'yi oluşturucaaaam...
Ay kikikiki allaşkına ne alem kadınım öptm kib byez.

29 Temmuz 2009

Demirtaş Ceyhun'a saygılarla.


Bugün kaybettik.
Tüm sevenlerinin başı sağolsun.

Önceki bir yazımda Yakılacak Adam Aziz Nesin eserinden bahsetmiştim. Tekrar söyleyeyim, siz de okuyun.